Bilimin tarihi

Bilimin tarihi
ARAŞTIRMA

Bilimin tarihi


Giriş fotoğrafı: NASA’nın roket bilimcileri, 1961


Sosyal medya çökünce adeta taş devrine dönüyoruz. Cep telefonuyla doğanlar hep böyle haberleştiğimizi sanabilir. Yaşı tutanlar eve telefon bağlandığı, iş yerine bilgisayar geldiği zamanki sevinci hatırlıyordur. Gelişimi tetikleyen ilk buluşun arkası çabuk geliyor, sonraki nesillerin hayatına girecek yeniliklerin arası daha kısa olacak.
Telefon örneğinden gidersek, Alexander Graham Bell 1876’da telefonun patentini almış. Az daha geri gidersek telefonu telgrafa borçlu olduğumuzu görüyoruz. 1830’da Amerikalı Joseph Henry elektrik akımını uzağa taşıyıp elektro mıknatıs yardımıyla bir zili çaldırmış, 1835’te Samuel Morse ilk elektro mıknatıslı telgrafı yapmış.
Graham Bell’in hayalini bile kuramayacağı işlerin gerçekleşmesi bir asır bile almamış, cep telefonu 1973’te Motorola’dan Martin Cooper tarafından icat edilmiş. 23 santim uzunluğunda, 1 kilo 100 gram ağırlığındaki ilk cep telefonu, 35 dakika kullanılabiliyor, 10 saatte şarj ediliyormuş. 50 yıl bile geçmeden Cooper’ın hantal telefonu neler başarır hale geldi, hepimiz biliyoruz.
Ömrümüzün uzamasını, hayatımızın hem konforlu hem karmaşık hale gelmesini bilime borçluyuz. Bilim dünyasında işler nasıl yürüyor bakalım ve bilmediğini itiraf etmekten korkmayan bilimsel düşüncenin gücünü keşfedelim.


Yunan filozof, matematikçi ve astronom Hypatia, 415’te “dinsiz ve şeytan” suçlamasıyla taşlanarak öldürüldü

İlk bilim kitaplarının yazıldığı Helenistik dönem öncesi, sistematik bilim olmadığı söylenir. Abbasîler, Helenistik dönem kitaplarını Yunanca bilen Süryanilere ve Yahudilere tercüme ettiriyor. Farabî, Birunî, Tûsî, Heysem ve İbn Sina böylece ortaya çıkıyor. Batıda Ortaçağ sonunda Latince bilim kitapları ulusal dillere çevriliyor. 18. yüzyıl öncesinde, düzenli finanse edilmeyen bilimsel kurumlar, endüstri devrimiyle bir anlamda garantiye kavuşuyor. Üretime yönelik araştırma laboratuvarlarında geliştirilen ürünler, fabrikalarda seri olarak üretiliyor ve satışa sunuluyor. Bilimsel bilginin, teknolojinin hizmetine verilmesiyle geliştirilen ürünler sayesinde, hayat değişmeye başlıyor.
Bilimin ne olduğu ve sınırları konusunda ihtiyaç duyduğumuz temel bilgiyi Bilim Tarihi’nden öğrenebiliyoruz. Bilim çatısı altında toplanan tüm disiplinler, tarih boyunca defalarca gözden geçirilmiş, büyük değişimlere uğramış. Antibiyotikler, uçaklar, internet gibi varlığını sorgulamayı unuttuğumuz her şey tekerlekten beri bazen mola verse de ilerleyişi durmayan bilimin eseri. Bilim, eğitimden binalara ve teknik gereçlere kadar uzanan büyük bir kurumsal altyapı gerektiriyor. Bu altyapı tabii ki, ülkenin teknolojik gelişmişlik düzeyine bağlı…


Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünür Blaise Pascal, 1644’te vergi tahsilatçısı babasına yardım için ilk hesap makinesini yaptığında 19 yaşındaydı

Sistemli bilgi
Mantık ve matematik bilimin temeliyse, Öklid’e çok şey borçluyuz. Nokta tanımıyla başlayıp çizgiyle devam etmiş, ardından üçgen, küre, hacim gelmiş. Pisagor teoremi zaten biliniyormuş. Elementler kitabında tanımları verdikten sonra teoremleri kanıtlamış. Böylece Öklid giderek karmaşıklaşan sağlam bir yapıyı yani geometriyi oluşturmuş. İşin temeli bu “bilimsel yazı sistemi”... Bilimsel yazıya basitten başlanıyor. Bir model oluşturup, doğruluğu test ediliyor ve ona göre sistem kuruluyor. Sonra model üzerinde hesap yapmaya başlanıyor. Richard Dawkins’le bu konuya tekrar döneceğiz.
Yaygın kanı keşiflerin, birkaç dâhinin başarısı olduğu… Oysa popülerleşmiş dâhiler, ağır emek harcayan, inatçı insanların vitrindeki temsilcileri sadece… Örgütlü ve istikrarlı çalışan ekiplerle yol alınıyor. Bilimsel yaratıcılık grupların ve aralarındaki iletişimin eseri… Onların araştırmaları, bize dünyadaki varlığımızın hikâyesini anlatıyor. Tabii ki, isminin önünde parlak unvanlar yazan herkesin dediğine “inanmak” gerekmiyor, zaten “inanmak” bu alanın çok uzağında… Bilim insanları bol bol ihtilafa düşüyor, tartışıyor, yani işe yarar bilgilere giden yol pürüzsüz bir asfalt değil. Bu yüzden durumu uzaktan izleyen bizlerin kararsız kalması normal…
Bilimsel bilgi mutlak bir kesinlikle ispat edilemez. Bilimin geçmişine baktığımızda kimya, mineraloji, jeoloji, biyoloji, deneysel fizik alanlarındaki bilimsel sonuçları, matematiksel şekilde ifade etmenin olanaksız olduğu görülür. Çeşitli basitleştirmeler ve tahminlerle oluşturulan biyolojik, jeolojik ve kimyasal modeller kesin öngörüler sunamaz. Örneğin Darwin’in evrim kuramı bazı gri alanlar içerir. Ancak gri alanları kabul etmemek daha çok mutlak gerçekçilerin sorunudur. Aşama aşama varılan güvenli bilgilerin, mutlak gerçek peşinde koşmaktan daha mantıklı olduğunu, tıpta ve endüstrideki ilerlemelerden anlıyoruz.
Bilim Tarihi çalışmaları, bilimsel bir yeniliğin uzun zaman tahtında kalamadığını söylüyor. Newton’un çekim yasası, basit matematiksel eşitlik ve bilimsel kesinliğin somut örneği olarak gösterilirken, Einstein’ın izafiyet kuramı, çekim yasasının belirli fiziksel şartlar altında, bir ölçüde geçerli olduğunu kayda geçirdi. Einstein, Newton’u halefi kabul etmiş ama kuantum fiziğine itirazı varmış. Garip olan şu ki, Einstein’ın kuantum mekaniğinin geliştirilmesine yaptığı katkıların, görelilik üzerine yaptığı araştırmalardan daha önemli olduğunu savunanlar, onu Neils Bohr ve Max Planck’tan sonra kuantum teorisinin “Üçüncü Babası” ilan etmiş.


Oyuncu Hedy Lamarr WiFi, GPS ve Bluetooth’un temelini oluşturacak teknolojiye öncülük etti

Yeni bir disiplin
Fransa’da fen fakültelerinin işleyişi hakkındaki 1810 tarihli bir yönetmelik, öğretim elemanlarının dersin tarihini bilmeleri gerektiğiyle ilgili bir madde içerir. Farklı bilim alanlarının tarihsel gelişim süreçlerinin inceleneceği bu derste öğrenciler, kavramsal yanılgıların nasıl ortaya çıktığını göreceklerdir. Bu disiplinin ortaya çıkmasında, bilimsel süreçlerin doğru anlaşılma ihtiyacının rol oynadığı söylenebilir. Tarih biliminin 18. yüzyıldan itibaren aklın gelişim evreleri üzerinde çalışması ve buna paralel olarak bilimsel gelişmeleri incelemesi de Bilim Tarihi’nin yeni bir disiplin olarak ele alınmasına mutlaka katkı sağlamıştır.
20. yüzyılın ikinci yarısına kadar Bilim Tarihi genellikle o bilim dalının uzmanları tarafından yazılırdı. Ellili yıllardan sonra bu işe sosyal bilimciler el attılar. 1936’da Harvard Üniversitesi’nde Bilim Tarihi doktora programını kuran George Sarton, Bilim Tarihi’nin kurucusu olarak August Comte’u gösterir. 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başında yaşamış Auguste Comte, Paul Tannery, Henri Pointcarré, Pierre Duhem’in etkisiyle bu alana yönelen Sarton’a göre Bilim Tarihi, buluşları kronolojik sıraya koymak değil, bilimsel düşüncenin gelişimini incelemektir.

Model meselesi önemli…
Beş duyuyla tespit yapamadığımızda gerçeği anlamak için bilim insanları bir yöntem kullanıyor; “olabileceği” hayal veya tahmin ediyorlar; buna “model” deniyor. Model tahta bir maket, kâğıda yazılmış bir matematik denklemi olabiliyor. Model doğruysa bazı ölçüm cihazları yardımıyla ve matematik hesaplamalarla “ne görmek ya da duymak gerektiğinin” çıkarımı yapılıyor. Çıkarımlar doğruysa modelin gerçekliğine dair güvenilirlik artıyor ve daha ileri deneylere geçiliyor. Çıkarım yanlışsa model iptal ediliyor veya bazı değişikliklerle deney sürüyor.


Richard Dawkins (sağda), Theodore Burkin’le birlikte Oxford’da böcekleri izliyor, 1976


Richard Dawkins model çalışmasına DNA’ları örnek veriyor. 19. yüzyılda Gregor Mendel ürettiği bezelye çiçeklerinin renklerine, tanelerin buruşuk veya düzgün oluşlarına göre bitkileri nesiller boyu saydı. Şimdi “gen” dediğimiz şeye dair icat ettiği modele göre, düzgün bezelyelerin buruşukların üç katı olması gerektiğini hesapladı. Hesabı doğru çıktı. Mendel mikroskopla bile göremediği genleri hayal gücüyle bulmuştu. Daha sonra Mendel’in yöntemi, meyve sinekleri gibi canlılarda genlerin kromozom denen şeritler üzerinde belli bir sırayla dizildiğini göstermek için uygulandı. Model test edilerek genlerin hangi sırada dizildiği de anlaşıldı. O dönemde genlerin DNA’dan oluştuğu bilinmiyordu.
James Watson ve Francis Crick de DNA’yı gözleriyle görmemişlerdi. 1953’te DNA’nın olası modelini metal ve kartondan yaptılar. İkili sarmal modelin çıkarımları, Rosalind Franklin ve Maurice Wilkins’in saflaştırılmış DNA kristallerine x ışını göndererek yaptıkları ölçümlere tamamen uyuyordu.


DNA’nın çift sarmal yapıda olduğunu ilk kez kanıtlayan Rosalind Franklin

Son sözü Richard Dawkins söylesin: “Eğer bir şey olur ve bu bilim tarafından açıklanamazsa, şu iki sonuca rahatça varabilirsiniz: O şey ya hiç olmamıştır (gözlemleyen yanılmıştır veya yalan söylüyordur veya kandırılmıştır) ya da bugün sahip olduğumuz bilim yetersiz kalmıştır. …bilimimiz buna bir açıklama getirene kadar rahat etmeyiz.”

Bilim Tarihi öğrencisi “arkadaşım önce o eli indir” rumuzlu Ekşi Sözlük yazarı, 10.10.2011’de anlatmış:
“Bu bölümün son mezunlarından biri olarak şunu söyleyebilirim: birinci sınıfta aldığımız matematik tarihi derslerinde anladım ki, ben aslında sandığım gibi matematikten nefret etmiyormuşum. Ezberden nefret ediyormuşum. Lisedeyken örneğin pythagoras teoremi’nin altında yatan felsefi düşünceyi biliyor olsaymışım belki de geometriye daha fazla merak saracakmışım.
…ya da yokluk kavramının olmaması nedeniyle hint matematikçilerinin sıfır’ı matematiğe sokmasına kadar çok bilinmeyenli denklemlerin olmamasından, karekök iki kavramının yarattığı felsefi krizlerden haberim olsaymış belki dersler daha eğlenceli gelebilirmiş.
Daha sonra aldığım fizik tarihi dersinde anladım ki, ben fizikten de nefret etmiyormuşum. Aynı şekilde, biyoloji, kimya ve astronomiyi de ekleyin buna...”

Kaynaklar:
https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/einsteinin-aklindan-gecenler-1846548
https://tr.wikipedia.org/wiki/Hypatia
https://www.ituvakif.org.tr/dergi/sayi_84.pdf
https://twitter.com/baskent_mbg/status/1236599909220003841?lang=ca
https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/telefonun-icadi
https://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/telgrafin-icadi-
https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=2003212239837561&id=100004464135348
https://www.nytimes.com/2011/09/20/science/20dawkins.html
Richard Dawkins, Gerçeğin Büyüsü, Kuzey Yayınları, 2012.
http://ietemkaya.blogspot.com/2014/03/endustri-devrimi-ve-bilim_13.html