Çengelköy’ün zerzevatı, Kuzguncuk’un haşeratı, Beylerbeyi’nin teşrifatı bitmez.
Bir İstanbul sözü

Pek çok yerde, mesela Paris’te Émile Zola’nın gittiği kafe, Viyana’da Mozart’ın Constanze ile flört ederken eğlendikleri lunapark, St. Petersburg’da Dostoyevski’nin evinde çay içtiği bardakları, eski konser salonları, restoranlar, parklar hâlâ yerlerinde durur ve titizlikle korunurken, bizim geçmiş günleri anlatan yazarlarımızın mesela büyükbabam Refik Halid’in metinlerinde geçen yerlerin -belki bir Pera Palas Otel, değeri bilinmeyen zavallı Markiz dışında-, hemen hepsinin tarihe karışmış olması bana çok üzücü gelir. Aslına bakacak olursak, üzerinden yarım asır bile geçmemiş olmasına rağmen çocukluğum ve ilk gençliğime ait hatıralarımdaki hiçbir mekân olduğu gibi kalmadı, kalamadı.

İstanbul’un Asya tarafı nasıldı?
Dalyan’dan kayık kiralayıp denize açılan annem ve arkadaşlarına özenip, ortaokul senelerimde en yakın kız arkadaşımla Bostancı’dan kürek çekerek nasıl da büyük keyifle ve maceracı bir ruh ile dolaştığımızı özlemle hatırlıyorum.


Marmara Yelken Kulübü

O zamanlar İstanbul deniz ile iç içe bir şehirdi. Teknemizin Fenerbahçe’de yapıldığı zamanlarda orada marina yoktu. Sadece sahile yakın demirli birkaç ahşap yelkenli vardı; fiber yelkenlilerle ise Türkiye tanışmamıştı. Şimdi marinanın olduğu yerde hafif salaş, pek de hoş bohem bir hava eserdi. Fikret Kızılok’un teknesi de bizimkine yakındı; akşamüstü teknemizde toplanılır, şarap içilerek keyifli sohbetler yapılırdı. Adnan Çoker’in akademi hatıralarında bahsettiği, Çekoslovakya’da henüz öğrenciyken ödüller kazanmış, yetenekli ancak bu yeteneğini kim bilir neden heba etmiş ressam Ali Aşuroğlu’nun da arada uğradığı olurdu. Bazı zamanlar Fikret Ağabey’in Bağdat Caddesi’ndeki muayenesine giderdik, ben oradaki şişme botun içinde oynardım. Daha sonraki senelerde Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil’in birlikte açtıkları Çekirdek Sanat Evi’nde gitar çaldım, Erkan Oğur’u dinledim. Şimdi oradan geriye Çekirdek Sanat Evi’nde kaydedilmiş kasetler kaldı… Bahsettiğim yerler ise tarihe karıştı.

Kandilli
’de akrabalarımıza kalmaya gittiğimde, biz çocukları ahbaplarının yalılarının önünden denize sokarlardı. Deniz pırıl pırıl bir lacivertti. Marmara Yelken Kulübü’nün önü denizdi, Atilla Amca’nın teknesi oraya bağlıydı. Sık sık denize girmeye gider, bazı günleri kulüpte, bazı günleri Adalara doğru seyir hâlinde geçirirdik. O günlerde, Marmara’nın laciverdi başka denizlerinkine benzemezdi.
Beylerbeyi Pembe Yalı’da, Net Turizm tarafından muhteşem Eylül Mehtabı partileri düzenlenirdi. Açık büfeler, yiyeceklerin arası, kokteyl masaları çiçeklerle donatılırdı… Annem ve babam hem profesyonel turist rehberi hem de acente sahibi olduklarından iki grup için düzenlenen partiye de davetli olurduk. Hayatımda ilk defa vişne votka içtiğim, İstanbul’un gece güzelliğini derinden hissettiğim, yalının iskelesine yanaştırılan ufak gemide büyüklerle sohbet ettiğim, kayıkhanesine vuran dalgaların sesini dinlediğim, o asude zamanlar… Kanlıca’ya yoğurt yemeye, Çengelköy’e salatalık, Beykoz’a Karakulak menba suyu almaya gidilen seneler.




Kadıköy civarını hatırlayalım…
Moda’da tenis kortlarından geçilerek inilen, bu esnada haşlanmış, közde mısır ya da dondurma alınan, şişe meyve suyuyla bir gece geçirilen, güneş batışını seyretmenin ve keyifli, naif sohbetlerin merkezi, kafe kimliğine girmemiş çay bahçeleri ne kadar samimiydi.
Bağdat Caddesi’nde de adım başı restoranlar, kafeler yoktu. İdris ve İkiler’de sık sık yemek yenilir, gelenler birbirlerini tanırlardı. Göztepe’de çok sevdiğimiz bir lunapark vardı. Açık hava sinemasına Budak’a gidilirdi. Otobüslerde, tahta kutusunda biletleri ve arkasında silgi olan kalemiyle dolaşan güler yüzlü biletçiler vardı.
Kadıköy İskelesi’nin içinde gazete ve kitap satılır, vapurda yolcular buradan aldıkları gazeteleri okurlar, vapur yanaşınca özenle katladıkları gazeteler koltuklarının altında, bir kısmı iskelede bekleyen siyah büyük dolmuşlara yönelirdi. İnip binerken kimseyi itip kakmaz, hatta yolcular, Siz önden buyurun, demekten, kimi zaman ilerleyemezlerdi. Daha önceleri ise, işte bu teşrifat sebebiyle Beylerbeyi İskelesi’nden vapurların kalkamadığını ve kaptanın, Teşrifatı bırakın da artık vapura binin, diye seslendiğini rahmetli Ercüment Hocam anlatırdı.

Kadıköy İskelesi

İstanbul’un Avrupa tarafı bir başka güzeldi
Hem İstinye hem de Tarabya’da ayrı zamanlarda teknelerimiz demirliydi. İki koyda da henüz marinalardan, devasa yatlar, tekne sahiplerinden talep edilen fahiş fiyatlardan eser yoktu. Tekne gezilerimizden sonra Levent’e uğrardık. Tam ortada Migros yer alırdı. Karşı köşesinde fırın, yanında Şişman Ali Abi’nin bakkalı. Yıldız Koleji’nin yanında Melodi Pasajı’nda sinema, okulun karşısında spor ayakkabı, lastik top, mikado, kalem yani bir öğrencinin ilgisini çekecek her şeyin satıldığı Babaoğul Kırtasiye vardı.

İstanbul gayet güvenli idi
İlkokul son sınıfta, Levent’ten otobüse veya troleybüse biner Esentepe’de inerdim. Evden biri beni durakta karşılardı. Bu on dakikalık yolculuk ne kadar uzun bir özgürlük yoluydu.
Oturduğumuz yer, büyükbabamın kurucuları arasında olduğu Gazeteciler Mahallesi idi. Karşımızda Arı Bisküvi Fabrikası vardı. Mahallemizde hiç iş yeri yoktu. Sokaklarda gece geç saatlere kadar saklambaç oynardık. Kaykay, paten kayardık. Erkekler futbol oynarlar, bizim bahçemize sürekli top kaçırırlar, bahçemizde köpek olduğu için giremezler, saat başı kapıyı çalarlar, “Uğur Amca, top kaçtı” derler; babam da bazı zamanlar güler, eğer o sırada meşgul ise kızardı. Bizim evimizin olduğu Matbuat Sokağı’nın başında Kapris Pastanesi, tatlı dilli Manav Ali, Laz Bakkal Resul Amca vardı. Mahallemizin girişindeki apartmanın altında bir pasajda kuaför, eczane ve parfümeri yer alırdı. Ah, bu paragrafta saydığım hiçbir yerin artık olmadığına inanabilir misiniz? Sokaklarında çocuk neşesiyle koştuğumuz, hayatımda gördüğüm ilk kirpinin, ilk kaplumbağanın adresinde şimdi ancak gözlerimizi dört açarak ve kurye, taksi, araba trafiğinden kaçmaya çalışarak yürüyebiliyoruz!


O zamanlar annemle, çok sevdiğim siyah büyük dolmuşlara binip Rumeli Caddesi’ne gittiğimizi, içinde maymunu ve papağanı olan Disney’den ayakkabı alıp, Kahramanmaraş’ta içli köfte yediğimizi, o caddenin ne kadar zarif olduğunu hatırlıyorum. Tabii seanslarını ya gazeteden ya da telefon ederek öğrendiğimiz Konak, Site, As, Emek sinemalarını ve Alaska, Koko ve Frigo’nun o zamanlarda çok daha lezzetli olduğunu… Likör Fabrikası’ndan alınan likörleri ve oranın kokusunu çok tatlı hatırlıyorum.

Harbiye – Taksim civarı nasıldı?
Harbiye Hilton’un içindeki, ismiyle müsemma Greenhouse’a ortaokul sıralarında arkadaşlarımla çay içmeye gittiğimizi, Divan Pub’ın lezzetli yemeklerini, Divan Cafe’deki kupların çeşitliliğini ve seçmekte ne kadar zorlandığımı, tam karşı caddeden aşağı doğru inerek vardığımız Penguen Buz Pisti’ni, Elmadağ’daki Pizza Pino’yu…
Okulum Sainte Pulcherie’nin karşı köşesindeki börekçiyi, az ötedeki Madam ile Mösyö’nün loş, küçücük ama içinde yok yok kırtasiyesini… Tabii Taksim Sütiş’i. Seneler sonra gittiğim, Sıraselviler’de açılan Hayyam Birahanesi’nin geniş ahşap masalarını... O masalarda küçük İskender ile yaptığım sohbetleri o günkü heyecanımla hatırlıyorum.


Hilton Oteli bölgesi

AKM’nin eski hâlini, yan tarafındaki gişelerden bilet aldığımı, temsillerden önce Fischer’de içtiğimiz şarapları, şnitzelinin ve patates salatasının güzelliğini… Taksim’de McDanolds’ın ilk açıldığı günü, şehrin göbeğindeki vaha Cennet Bahçesi’ni, İstiklal Caddesi’ndeki Bab Kafeterya’yı, Kral ve Ben Pizza’yı. Henüz küçükken babamın, görmem ve havasını solumam için beni götürdüğü Çiçek Pasajı’nda fıçıların olduğu zamanları, hemen arka sokaktaki katmerciyi…. Annem ve babamın tüm günlerini geçirdikleri bitpazarının henüz Fatih’e taşınmadan önceki hâlini…

Sarıyer’deki balıkçılardan kasa ile midye aldığımızı, Kireçburnu’nda dünyadaki en şahane yiyeceklerden biri olan midye tava yapılan yerde, kızgın yağa atılan çubuklara dizili midyelerin sesini, taratorun kokusunu yani İstanbul’da denizin kirlenmesinden önceki zamanları iç geçirerek hatırlıyorum.

Neden yazıyorum?
Unutmamak için yazmıyorum, ben unutmam. Unutulmasın, kayda geçsin diye yazıyorum. Sizler de İstanbul’a dair hatıralarınızı ufak büyük demeden yazın. Çok hızlı dün oluyor ve memleketimizde ne dün ne de bugün korunuyor… Öyle hayıflanıyorum ki bileseniz; keşke aile büyükleri ile eski İstanbul’u daha fazla konuşsaydım, diyorum, üzülüyorum. Belki sizler de…
Bu yüzden dilim döndüğünce tarihe not düşmeye çalışıyorum ve diyorum ki, not alın, siz de yazın lütfen, eksikleri beraberce tamamlayalım. Malum: Söz uçar yazı kalır!