“Onlar için bir hiçsin. Bu yüzden onlara hiçbir şey vermemelisin, serçe parmağında bile…”


Zulme göz kırpan yancılar
Holokost filmlerini analiz edip yazmanın zorlukları konusuna önceki yazılarımda değindim. Herkes kendi alt yapısı ve yetenekleri ölçüsünde film eleştirileri yapabilir ve bunu yazıya da dökebilir ancak Holokost filmleri analizi yapmak, önce tarih bilgisi sonra Yahudiler hakkında araştırma, sonra da sinema bilgisi gerektirdiği gibi, dönem hakkında sosyolojik, psikolojik, dramaturjik inceleme yapabilmeyi de şart koşar kanaatindeyim.

Bunca izlediğim Holokost filminden ve haklarında yazdığım bunca yazıdan sonra hâlâ anlayamadığım bir şeyler var: “Nazilerin ekmeğine yağ süren Avrupa ülkelerinin işbirlikçilikleri, insanlık dışı ihanet edebilirlikleri, yancılıkları.”

Sinema eleştirmeni olarak yazılarımda bu tür suçların bir daha olmasına asla izin verilmemesi için bu olayların hatırlanmasının zorunlu olduğunun altını çiziyorum.

Buyursunlar, Norveç’in insanlık suçlarına olan katkısını irdelen bir filmi incelemeye, BETRAYED. Türkçe’ye “En büyük suç” olarak çevirenler de oldu.


Filmin adı: Betrayed / Türü: Dram, savaş, tarih / Yapım tarihi: 2020 / Süresi:126 dakika / 
Yönetmen: Eirik Svensson / Senarist: Lars Gudmestad, Harald Rosenlow / Oyuncular: Yakup Oftebro, Pia Halvorsen, Michalis Koutsogiannakis, Carl Martin Eggesbo, Kristine Kujath Thorp, Eilif Hartwig. / Orijinal dili: Norveçce / IMdb Puanı: 7.1

Son durak ölüm…
İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın her yerinden Yahudiler, yaşadıkları yerlerden sınır dışı edildi, Alman toplama kamplarında öldürüldü. 23 Kasım 1942’de Norveç’in Oslo kentinde iskelede demirli Alman kargo gemisi SS DONAU’ya bindirilen 302 erkek, 188 kadın ve 42 çocuk olmak üzere 532 Yahudi limandan ayrıldı. Son durak trenle sevk edilecekleri Auschwitz. Son durak ölüm…

Yönetmen Eirik Svensson’un yönettiği 2020 yapımı filmde 1940’ların Oslo’sunda Yahudi Braude ailesinin hikâyesi çerçevesinde Norveç’in kendi vatandaşlarına yapılan zulümdeki utanç verici rolü anlatılmaya çalışılıyor. Anlatılabiliyor mu? Orası muallak!..


Şabat duasını babasının ısrarıyla Charles ediyor


Norveçli miyim Yahudi mi?
Yetişkin dört evladıyla Litvanya’dan Norveç’e göç eden Yahudi Braude ailesi savaşın kendilerine değmeyeceğine inanmak istiyor. Kayıtsız şartsız, Norveç yönetiminin uygulamalarına karşı çıkmadan kabulleniyor. Kayıt altına alınıyor, fişleniyor ve bu durum Braude ailesi için duygusal bir yolculuğun başlangıcı oluyor. Filmi iki bölümde incelemek mümkün. İlki Norveç’in 1940’ların başında kendi topraklarındaki Nazilerin işgalini destekleyici rolü, diğeri Yahudi Braude ailesinin dört yetişkin evladı ile Nazi işgali konusunda kendi ürkütücü deneyimlerini yaşaması. Norveç Hükümeti ve polisinin Nazilerin kendi ülkelerini işgal bölgesi ilan etmesine izin verdiği yetmiyor, aynı zamanda Yahudi vatandaşlarına yönelik zulmüne de yardım ediyor olmasının gösterimine şahit oluyoruz. Gençler, hükümetleri kendi haklarında karar verene kadar hayatın tadını çıkarıyorlar ve devletin kendilerini Nazilere satmayacağına dair babalarının etkileriyle tuhaf bir güven besliyorlar. Öyle bir güven ki, Naziler kapılarını çaldığında onlara karşı çıkmayacaklar, tıpış tıpış peşlerinden gidecekler. Önce kız kardeşleri duruma uyanıyor. Kısa bir süre içinde yaklaşmakta olan tehlikeyi görüyor ve İsveç’e kaçıyor. Aile Norveç’te kalmak üzere ayak diretiyor. Babanın kasap dükkânında çalışması, annenin evde dikiş dikerek aile bütçesine katkısı, üç yetişkin erkek evladın babalarının işine yardımcı olmasıyla yürüttükleri düzenin bozulmayacağına inanıyorlar. Evlatlardan biri boks sporu ile uğraşıyor. Büyük bir galibiyet kazanıp kupa alışının ardından Yahudi olmayan bir kızla ailesinin de onayını alarak evleniyor. Olayların gücü ve gerçek etkisini, baba karakterinin çözümlemesinde görüyoruz. Annenin, bulundukları ülkeden bir daha göç edecek gücü kendisinde bulamadığını ifade etmesi üzerine baba evlatlarına hükümet ne derse onu yapmaları konusunda baskı kuruyor. Boksör olan evlat kendini Yahudi değil de Norveçli kabul ediyorken ailenin babası şiddetle karşı çıkıp ona bir tokatla aidiyetini hatırlatıyor. Başlarına gelecekleri sessizce kabullenmeleri yönünde telkinde bulunuyor. Filmin sonuna kadar kendimi babanın tutumu konusunda eleştirirken buluyorum. Öyle bir sessizlik ki, karanlık… Öyle bir sessizlik ki, kendi ayaklarıyla gaz odasına götürüyor onları… Zulme sessiz kalmak mı, zulme direnmek mi? Elbette direniş şart! Holokost filmlerindeki zulme direniş ve teslim olmama ana fikrini her zaman etkileyici bulmuşumdur. Olması gereken de budur zaten!


Charles babasının dükkânında sevgilisine evlenme teklif ediyor

Sinema roman değildir, kelimelerle değil görüntülerle konuşur
Braude ailesinin yaşadıkları apartmanda bulunan iki kız çocuğu annesi Yahudi bir kadına Nazi etkisiyle Norveç polisinin yaptığı eziyeti şöyle anlatıyor yönetmen: Kadın kendisine yapılan eziyet sonrası ailenin annesine dert yanıyor. “Onlara kocamı nerede bulacaklarını söylemezsem beni tutuklayacaklar. Çocuklarımı alacaklar. Onları görmeliydin. Beni sallıyor, bağırıyor, elbiselerimi yırtıyorlardı.” Hani? Bakıyorsunuz kadının üzerinde şiddet gördüğüne dair hiçbir belirti yok. Yönetmen bu sahneyi göstermek değil sözlü anlatmak istemiş anlaşılan. Bu durum filmin etkisini azaltıyor. Sinema roman değildir. Kelimelerle değil görüntülerle anlatılır. Hikâyeyi gösteren hareketler, eylemler, olaylardır. Cümleler yardımcıdır.


Doğu cephesi için Naziler asker topluyor

Serçe parmağında bile…
Zulümden kurtulmak için çaba göstermek şart. Pisi pisine başına gelecekleri kabullenmemek, direnmek lazım. Tartışmaya açık son örnek sahneleri de anlatıp yazımı sonlandırıyorum. Braude baba ve oğulları tutuklanıp kampa götürülüyorlar. Kampın komutanı boksör oğlu, ödül kazandığı müsabakasından hatırlıyor. Kendisi de boksla ilgilendiği için bir boks maçı yapmalarını öneriyor. Boksör evlat bu konuyu babasına açıyor. Baba Braude katiyen bunu yapmaması gerektiğini, onlara kendinden hiçbir şey vermemesi gerektiğini (?) her durumu halledebileceğine dair inancını artık bir tarafa bırakması gerektiğini söylüyor. Evladın özgüvenini kırıyor ve bu maçı yapmasına engel oluyor. Sonuç: Komutan, boksör evladın hayır cevabını aldığında, sözüm ona olmayan gururuna yediremiyor ve onu eşek sudan gelene kadar pataklıyor. Daha da ileri gidip onu domuzların arasına atıyor, yerlerde süründürüp domuzların kıçını öptürüyor.


Alman kargo gemisi SS DONAU’ya bindirilen Yahudiler


Şimdi durup bir düşünelim. Ufak bir nefes alacak kadar alan açma şansı olan boksör oğulun kararını olumsuz almasına neden olan babanın düşünce şekli tartışmaya açıktır. Babanın boksör oğluna çektiği söylevden bir cümle ile bitiriyorum: “Kendini her şeyden kurtarabileceğini sanıyorsun. Bu boksla ilgili değil. Onlar için sadece bir palyaçosun. Bizi kaydetmeleri bir formalite gibi görünebilir. Bizim için özel yasalar çıkartıyorlar. Onları asla yenemezsin.” Filmin senaristine de, tıpkı yönetmenine söylemek istediklerimi söylüyorum: “Bu şekilde anlatılmaz. Böyle olmaz.”

Dostlukla…