Haber Resmi: Profesör Nimbus

Artık, yıllardır gittiğim berberimin koltuğuna oturduğumda, Cihan Bey önce derin bir iç geçiriyor sonra da yakın gözlüklerini takıyor.
Ne yapsın? Haklı! Kesebileceği saç tellerini arayıp bulması zor iş. Berberden çıktıktan sonra bir gün kafamın tepesinde uzun aykırı tek bir saç telini aynada fark ettiğimde Cihan’a işini iyi yapmadığını ve onun yüzünden Profesör Nimbus gibi gezdiğimi söylemiş, sitem etmiştim.

Şaşacaksınız ama bir zamanlar benim de uzun saçlarım vardı. 70’lerde bizim semtlerde delikanlının hası, uzun saçlı olanıydı. Has delikanlı sayılırdık, çünkü bizim uzun saçlarımız, büyüklerimiz ve en başta öğretmenlerle başa çıkabildiğimizin göstergesiydi. O devirde hepsi sanki başka düşünecek şeyleri yokmuşçasına, bizlere düşünmeyi öğreteceklerine yatar kalkar, bizim saçlarımızla uğraşırlardı. Hele okulda bir Mustafa Hoca vardı ki, aklı fikri öğrencilerin buklelerindeydi. Ona göre, memleket ve dünya bu uzun saçlı gençler yüzünden büyük bir felakete doğru doludizgin gidiyordu. Dişlerinin arasından nefretle;
- Bütün bunlar o Bitliler grubu yüzünden, diye tıslardı.
Mustafa Hocamız kendine göre çok şık ve bakımlıydı. Haftada en az bir kez berbere gider ensesini ve kafasının yanlarını kademe kademe yukarıya doğru uzun bırakacak şekilde jilet gibi kestirir; kruvaze bol ceket giyer; bol, kısa ve dar paçalı, belinden parlak ince bir kemerle şalvar gibi sıkılmış, her daim ütülü pantolonunu oturduğunda buruşmasın diye zarif hareketlerle dizinden hafifçe yukarı çeker; yakasında ütülü bir beyaz mendil taşır; kravatını çok büyük özenle kolalı gömleğini buruşturmadan -ama kısa- bağlardı. Ayakkabıları kuşkusuz boyalı ve parlak, üstelik tabanlarında bulunan çiviler sayesinde adım attıkça çıt-çıt diye ses çıkaran cinstendi.

Anlayacağınız Mustafa Bey, 1940-1950 yıllarındaki gençlerin “Bob stil” dedikleri tarzda görünmek için uğraşırdı. 40-50’li yılların Amerikalı gençlerinden tek farkı, Osmanlı özentisi uçları kıvırılmış, kimi arkadaşımıza göre oldukça etkileyici -azıcık- pala bıyıklarıydı. Aslında bana sorarsanız, 1940 Amerikan moda dergilerinden düşmüş giysi ve duruş ile Kırkpınar pehlivanı gibi bıyıklar, coğrafyanın çelişkisiydi.
Biz ise, onun “Bitli” dediği “Beatles” dönemi gençlerine özeniyorduk. Saçlarımız -ve varsa sakallarımız- uzun ve dağınık, gömlek ve kazaklarımız dapdar, pantolonlarımız buruşuk ve dizden aşağı yerleri süpürecek kadar uzun ve bol… Üniformaların mecbur kıldığı kravatlarımız hep gevşek ve yular gibi bağlanmış, gömleklerimizin eteğinin bir yanı pantolon kemerimizin dışındaydı. Kemerler çok kalındı ve gömleklerin düğmeleri kapanmazdı. Büyüklerimize kaba ve estetikten yoksun gelen, eskimiş “Hush puppies”lerimizi uzatarak oturur, aykırı ve hınzır görünmek için bilhassa çaba harcardık.



Ne tezat değil mi?
Ama aslında -iyi düşünürseniz eğer- yoktu ki birbirimizden farkımız...
O, sapına kadar içselleştirdiği değerleri görüntüyle özdeşleştirerek, mutlak bir sonuç kabul edip, değiştirmeye kalkmadan benimsememizi istiyordu. Biz ise 1960-70’lerin her şeyi ilelebet değiştireceğini ümit ediyorduk. Ama dikkatinizi çekerim, her iki taraf da “değer” olarak “görüntü”yü seçmişti. Paça genişliği ve boyu üzerinden kendimizce “entelektüel” tartışma yapıyorduk.
Çelişkili görünen bir benzetiş yapayım; “İki taraf da derin bir sığlık içindeydik.”
Bugün değişen birşey var mı?
(Paça boyundan söz etmediğimi anlamışsınızdır.)

Bütün bunları niye düşünüp yazdım?
Geçtiğimiz günlerde bilgisayarı karıştırırken, Beatles’ın 1967’de çıkardığı “A day in the life” şarkısı ile karşılaştım. Sözleri, gündelik yaşamı oradan buradan betimliyor ama dinleyicide müziğinin yardımıyla derin düşünceler uyandırıyor.
Mustafa Bey’in, o dönem ilerisi için baş belası nedeni olarak nitelendirdiği ve nefret ettiği “bitliler” yani Beatles’ın yaptığı müzik, ve pek çok şarkıları gibi “A day in the life” da, bir kilometre taşı olarak kabul ediliyor.


Grup birlikte olduğu sürece dünya kültürünü etkiledi, milyonlarca dolar katma değerin nedeni ve pek çok sanatçıya ilham kaynağı oldu. “Beatles” yalnızca müzik veya görüntü değildi. Liyakat ve ifade özgürlüğünün olduğu bir ülkede eğitilmiş olan Liverpool’lu bu işçi çocuklarının etki dalgaları, Batı siyasetinde ve katı yapılaşmada pek çok duvarı yıktı ve onlar bütün bunları, kendilerini tamamlanmış, eksiksiz, tam ve tek doğru kabul etmeden önceki dönemlerde çok çalışıp didinerek becerdiler. Artık, “Biz en iyiyiz, çok başarılıyız, mükemmeliz, olgunlaştık, tamamız” diye düşündüklerinde de onlar bile birbirlerine düşüp dağıldılar.

Mustafa Bey’in ve bizim yapmamız gereken şey, yalnız o görüntülerin bir parçası olmak değil, o bakış açısını da üstümüze giyebilmekti.
--------
Başa dönecek olursak, Mustafa Bey bizim Tarih ve Coğrafya öğretmenimizdi. Onun titizliği sayesinde çok iyi bir öğrenci olmamama rağmen Mercidabık zaferinin 1516 yılında olduğunu 50 yıl sonra halen hatırlıyorum. Size İtalya’nın bütün nehirlerinin isimlerini kuzeyden güneye doğru sayabilirdim…
Ama tarih kitabımızda da olmayan, Mustafa Bey’in de hiç düşünüp bize anlatmadığı yenilgi ve ekonomik/siyasi düşüşlerin sebeplerini, kendi kendime bile sormayı öğrenememiştim. Bu konular hakkında son zamanlara kadar fikir bile yürütemedim. Tarihte hep aynı bölgelerde çıkmış savaşların coğrafi nedenlerini -doğal kaynaklar ve stratejik bölgeleri irdeleyerek- incelemeyi düşünemezdim. Mukayeseli tarih gibi bir -elzem- metodun ismini bile Mustafa Bey hiç söylememişti. Bilmiş olduğunu da hiç sanmıyorum.
Ama hakkını yemeyeyim, onun sayesinde Baltacı Mehmet Paşa ile aşağıda resmini gördüğünüz Kraliçe Katerina’nın çadırda görüşmelerini ballandıra ballandıra anlatabilirim. Anlattığım zaman da dinleyenler çok memnun oluyorlar.


Tarih derslerimizin "kahramanı" Kraliçe Katerina

Ama ben memnun muyum?
Değilim, çünkü hiçbirimizin dünyanın gidişini -bırakın yönlendirmeyi- kafamızda anlamlandırmak için gereken soruları sormayı öğrenmediğimizi geç de olsa fark ettim. Geçen yıllar boyunca görüntülere içeriklerden daha fazla takılmışım.

Peki, bugün 70-80 yıl sonra gençler nasıl giyiniyorlar?
Çok çeşitli! Artık saç modelleri çok çok farklı. Herkes meşrebine göre ve kendisine yakıştığını düşündüğü biçimde giyiniyor. En azından görüntüde gençler artık özgür ve özgünlük arayışındalar.
Ancak eğitim daha kötü. Sosyal medyada izlenebilir... Büyük şehirlerde sokaktan geçen insanlara -hatta öğrencilere bile- sorulan en basit sorular hayal gücünü aşacak kadar perişan yanıtlar alıyor. Analiz yapacak, sorgulayacak, bağdaştıracak, karşılaştıracak, farklı pencerelerden bakacak düşünce yapısı hiç yok; öğretilmemiş, gereği ve önemi bilinmiyor.
Yine de en kötüsü şu ki, etrafta Baltacı Mehmed Paşa ile Kraliçe Katerina’nın öyküsü bile yok. Bilip, Mustafa Hoca gibi anlatabileni de ben göremiyorum.
Neyse canım.
Kendi kendime telkin ediyor ve diyorum ki; “Bu kadar kasmaya ne gerek var?”
Trendlere göre façayı düzeltip, papağan gibi herkesin hoşuna gidecekleri söylemeyi bilmekle iş bitiyor işte. Ne yapacaksın, dünyada gerçekte neler oluyor ve bitiyor, ne olabilir diye kafa yormayı?
Madem ki bu -bilinçli ya da bilinçsiz- istendi, bu öğretildi ve bugün de değişen bir şey yok, hep beraber Ziya Paşa’yı analım;
“Dünya var imiş ya ki yok olmuş, ne umurun?”