En başa adaleti yazmak

En başa adaleti yazmak
SÖYLEŞİ

En başa adaleti yazmak

Şair, Edip, Dürüst Tüccar Leon Bahar’ı Takdimimdir" kitabının yazarı Nurten Yalçın Erüs´e sorduk...

BİR YAZAR / BİR KİTAP

Şair, Edip, Dürüst Tüccar Leon Bahar’ı Takdimimdir, Kitap Fuarının son gününe yetişmiş, “yeni çıkanlar” rafında yerini terk etmeden 2. baskısını yapmış bir biyografik roman. Kitabın yazarı Nurten Yalçın Erüs anılarda ve kapalı arşivlerde saklanan bir dönemi, gazeteci merakıyla araştırmış; kendi deyimiyle “netameli konuları insan merkezli bir bakışla işlemiş”. Başına gelen her iyilik ve felakette yazıya sarılan Leon Bahar gibi Nurten Yalçın Erüs de geçmişle yüzleşmenin yollarını bulmak için yazıya sarılmış ve çok iyi yapmış. 

Geçmiş acılarla dolu ve evet, ateş düştüğü yeri yakar; ama insanları canlarının yandığını söylemekten men etmek, onları ikinci kez ateşe atmak değil midir? Kimin başına ne geldiyse gelsin, acıları tedavi etmenin ilk adımı, belki de adaletsizliklerin unutulmamasını sağlamaktır. Nurten Yalçın Erüs adaleti arayan birinin sesini kayda geçirerek, bizi bir arada yaşatabilecek en önemli ortak payda olan adalet kurumunun ve duygusunun yapı taşlarını örmemize değerli bir katkı sunuyor. Yazara kitabını sorduk, o da cevapladı…

Araştırmak için neden Aşkale ve Leon Bahar’ı seçtiniz?

Leon Bahar’ın hikâyesiyle tanışmamın neredeyse 20 yıllık bir geçmişi var. Gazeteciliğe 2000’in başlarında ara vermiş, Sorbonne’daki yüksek lisansımı tamamlayıp Türkiye’ye dönmüştüm. Ekonomi gazeteciliği yaparken bir röportaj için rahmetli iş adamı Üzeyir Garih ile buluştum. Görüşlerini aldıktan sonra sıra sohbet faslına geldi. O günlerde Salkım Hanımın Taneleri filmi vizyondaydı. İzleyip izlemediğini sordum. Kalktı, çekmeceden bir evrak getirdi. “Bunu yazan şahıs, benim kuzinimin eşidir. Çok büyük vergi geldiği için ödeyememiş ve Aşkale’ye sürgüne gitmiş,” dedi. Elinde tuttuğu sararmış kâğıt, İstanbul Vilayeti’ne yazılmış bir dilekçeydi. Leon Bahar adındaki tuhafiyeci, kendisine tarh edilen 120 bin liralık vergiyi ödemesinin mümkün olmadığını söylüyor, hatalı bir tutar üzerinden yurt sevgisinin sorgulanmasına itiraz ediyordu.

Daha ilk okuduğum anda, bunun özel bir belge olduğunu hissettim. Ekonomi mastırı yaptığım dönemde, bir hocamız kendi ülkelerimizdeki vergi uygulamalarıyla ilgili bir ödev vermişti. O ödevi araştırırken ilk kez “Varlık Vergisi” adına rastlamış ve arşivlerin kapalı olduğunu öğreniştim.

Üzeyir Bey’den bu belgeyi alınca, konuyla ilgili ilk makalelerimi yazdım. Sonrasında, Leon Bahar’ın büyük kızı Tamar Bahar ile tanıştım. İlerleyen günlerde gayrimüslim ailelerle görüştüm, cemaat yayınlarına gittim. Ne var ki, bir sonuç alamadım. Kimse geçmişe dair bir paylaşımda bulunmak istemiyordu. İmdadıma Tamar Bahar yetişti, bana babasından annesine, annesinden de kendisine intikal eden aile yadigârı mektupları verdi. Bu İnanılmaz hazine elime geçince, kitabı yazmam kaçınılmaz oldu.

Mektuplardan bir roman çıkarırken, gerçekten uzaklaşmak veya kuru gerçekle okuru uzaklaştırmak arasındaki dengeyi nasıl korudunuz?

Kitabın ana omurgasını Leon Bahar’dan kalanlar oluşturuyor. Dokümanları gerçek, geri kalanını benim kurgum olarak görürsek; kahramanımla tatlı tatlı paslaşarak yol almaya çalıştığımı söyleyebilirim. Öncelikle belgeler hakkında bilgi vermek isterim. Leon’dan Jenny’ye giden, çoğu Fransızca 30’dan fazla mektup; Jenny’nin Leon’a gönderdiği bir mektup ile Leon’un Aşkale’de tanıdığı kadim dostu Himayak’ın kızı Anahit’ten Leon Amcası’na yazılmış Türkçe mektuplar… Leon’un nişanlılık döneminde Jenny’ye yazdığı 12-13 mektup… Bunun yanı sıra Leon’un Aşkale öncesi ve sürgün süresince kaleme aldığı dilekçelerin suretleri… Ve Tamar Bahar’ın hatıraları…

Tanıştığımız 2000 yılından onu kaybettiğim 2017 yılına kadar, zamanla yaştan, amaçtan bağımsız bir derinliğe ulaşan, büyük bir dostluk yaşadık. Kendisi nikâh şahidim oldu, evlerimizde vakit geçirdik. Paylaştığımız eşsiz zamanlarda ailesini dinleme fırsatı buldum. İşte bütün bunları bir araya getirdiğimde ve elbette kendi gazetecilik duruşuma ve geçmişime de hürmetle, bu malzeme ve birikimin en etkili anlatım şeklinin bir biyografik roman olacağına karar verdim. Ancak acele etmedim. Konuyu hazmetmek, konuya bakışımı derinleştirmek, Türkiye’yi, dünyayı daha iyi anlamak, bir dönem kitabı yazma cesareti gösterebilmek için kendime zaman tanıdım. Okuduğu kitapları okudum, çalıştığı adresleri aradım buldum. Dolaştığı yerlerde dolaştım.

Bir şeyi hiç unutmadım; kitabın çıkış noktasının bu ülkenin kendi vatandaşına reva gördüğü haksız, adaletsiz bir uygulama olduğunu, Leon’un mağdur olduğunu unutmadım. Dilekçeleri haksızlığa uğramış bir insanın devlete yakarışıydı. Karısına yazdığı mektuplar ise sürgün ortamının detaylarını veriyor, kamp hayatına dair bilinmeyenleri anlatıyordu. Ama aynı zamanda hasret ve aşkı anlatıyordu. Ve inanılmaz bir edebi üslupla yazılmıştı her biri. Aslında bana kalan iş; kahramanımın yazılı evrakını merkeze koyarak onun hayatını takdim etmek oldu. Bu nedenle bu kitap aynı zamanda Leon’un da kitabıdır. Ama minnet duymam gereken birisi varsa o Tamar Bahar’dır. Onunla her buluşmamız, her konuşmamız kitabı yazarken bana rehberlik etti.

Leon Bahar hayallerini gerçekleştiremeyen, kendini ifade etme olanakları elinden alınan bir insan olarak trajik bir hikâyenin kahramanı. Bir sessizin sesi olmak sizi değiştirdi mi?

Daha huzurlu bir insan olmamı sağladı diyebilirim… Biraz açayım… Leon Bahar bir tüccar ama hayatta olmak istediği şey bu değil. Kısacık ömründe kalbi her zaman edebiyat, şiir için çarpmış. Kendisiyle en çok gurur duyduğu anlar, yazdığı dilekçe yahut mektupları okuyanların sitayiş dolu sözlerini duyduğu anlar. Kuvvetli Türkçesi ile kendi çabasıyla öğrendiği Fransızcası ile yazdığı metinlerin beğeni toplaması… Sürgünde onca ünlü avukatın arasında ortak dilekçeleri kaleme alan kişi o; sürgün arkadaşının kızıyla dahi mektuplaşıyor ve her mektubunu bir edebi eser titizliğiyle kaleme alıyor. İstanbul’daki kızının Atatürk konulu kompozisyonu için bile Sivrihisar’dan hazırlık yapıyor. Kızlarına tek vasiyeti Türkçeyi iyi öğrenmeleri… Özetle öyle bir insan düşünün ki, başına gelen her iyilik ve felakette, her anında yazıya sarılmış.

Beni en çok mutlu eden; 77 yıl sonra da olsa onun şair ve edip dilini ortaya çıkarabilmiş olmak. Varlık Vergisi dönemini, kamp şartlarını, dönemin azınlık politikasının karanlık noktalarını doğrudan bir tanıklıkla aktarabilmiş olmayı, tarihe önemli bir katkı olarak görüyorum. Dolayısıyla bir sorumluluğu yerine getirebilmekten dolayı huzurluyum. Leon Bahar’ın o gün duyulmayan sesine hayat vermenin, devletin vatandaşına verebileceği en kıymetli şeyin adalet olduğunu hatırlatmanın da iç huzuru içindeyim.

Leon Bahar’ın Ulus’taki mezar taşında, dostu Himayak’ın kaleme aldığı 12 dizelik kitabe var. Altıncı dizede Himayak, Leon Bahar için “Şair Edip Dürüst Tüccar” diyor. Olmak istediği ama yaşarken üstüne alamadığı tüm unvanlar önce mezar taşına sonra da bir kitabın üst başlığına yazılıyor… Demek ki, aslında her şey geç de olsa yerini buluyor…

Adalet insanlara neden lazım?

Bir arada yaşadığımız için lazım… Eğer bu dünyada tek başımıza yaşasaydık belki gerek yoktu bunca derin düşünmeye… Ama iki kişinin bir araya geldiği ilk dakikadan itibaren adalete muhtacız. Şair Edip Dürüst Tüccar Leon Bahar’ı Takdimimdir bize adaletin herkes için, her daim gerektiğini çok farklı tespitlerle, gerçek bir yaşam öyküsü etrafında bir kez daha hatırlatıyor. Devlet- vatandaş ilişkisi açısından baktığınızda bugün de devletin vatandaşına şefkatini tartıştığımız çok fazla meselemiz var; dün din, dil, ırk üzerinden yapılmış bir adaletsizlik varsa, bugün de düşünceler üzerinden var… Demek ki, adalet bu topraklarda bizim ayağımıza vurulmuş bir pranga. Daha mutlu, daha sesli, daha renkli bir toplum olabilmemizin tek bir teminatı var, o da adalet.

Naifliği unutan veya hiç tanımayan bizlere, o dönemin naif dünyasını, aslında Leon Bahar’ı çevreleyen dünyayı anlatabilir misiniz? Ne kadar değiştik sizce?

Galiba kitabın bütününde, gerçekte örülü olan ve kurgu gereği ördüğüm tüm ilişkiler ağında, tüm ana ve yan kahramanlarımda arka planda konuştuğum en temel meselelerden biri bu. O dönem için naifliğin nasıl da bir tercih olduğunu, bugün için ise nasıl bir özlem ve merak olduğunu sanırım çokça hissettim yazarken. Daha kitabın ilk sayfalarında Leon’u sarmalayan o naif İstanbul hakkında bir ipucu veriyorum. Leon ile birlikte durakta bekleyenlerin, tramvaya binerken ucunda kaybetmenin olmadığını bilmenin rahatlığıyla ilerlediğini söylüyorum mesela. Sadece bunun üzerinden bir kıyas bile sanırım sorunuzu yanıtlıyor...

Öte yandan bahsettiğim naif bireylerden oluşan topluma ve o topluma ayna tuttuğunu varsaydığımız basına baktığınızda, çok da naif bir dünyadan söz edemiyoruz. Basının azınlıklara karşı yaklaşımı naif olmak bir yana, son derece yaralayıcı. Yayınlarında söz birliği etmişçesine ötekileştirme, yabancı sayma siyasetini benimsemişler. Çünkü rüzgâr nereye esiyorsa, oraya doğru dönüyorlar… Bana kalırsa adaletle ilgili durumumuz pek değişmemiş. Yine insan odağına gelecek olursak; kabul etmek gerekir ki insani zaaflar her devirde, her dönemde var. İnsanın iyisi de var kötüsü de var. Duygular da öyle. Dolayısıyla hem Leon hem de diğer karakterler özelinde çoklu duygular ve insan hallerinin varlığından söz etmek mümkün. Ben yazar olarak bu gerçeklikten taviz vermeden, tercihlerimi daha naif, daha yumuşak bir üslupla, daha pozitif değerlerden yana kullandığımı söyleyebilirim. Bu da o naiflik özleminden kaynaklanıyor olabilir.

Uğradığı haksızlığı düzeltemeyen, iyi biri olmanın ödülünü göremeyen Leon Bahar bugün bize ne önerirdi?

“Ne olursa olsun umudunuzu kaybetmeyin, hakkınızı aramaktan vazgeçmeyin” derdi. “Hiçbir şey boşlukta kaybolmaz, bir gün muhakkak yerini bulur” derdi. “Duygularınızı, düşüncelerinizi muhakkak yazıya dökün” derdi. “Çok kitap okuyun, şiir yazmayı deneyin, sevdiklerinize mektup yazın” derdi. “Dininiz, kökeniniz, evde konuşulan diliniz ne olursa olsun, yaşadığınız memleketin dilini çok iyi öğrenin” derdi. “Hayatı doya doya yaşayın, vermek almaktan daha iyidir; dostlarınıza ve sevdiklerinize karşı daima cömert olun” derdi.

Kitapla ilgili nasıl geri dönüşler aldınız?

Birinci haftada ikinci baskıyı gördü. 480 sayfa olmasına rağmen, hızlı akan bir kitap olduğunu söylüyor bitirenler. Bugüne kadar aldığım geri bildirimler, başta tanımlamaya çalıştığım iç huzuru destekler nitelikte… Varlık Vergisi hakkında daha önce hiç fikri olmayanlarda, İkinci Dünya Savaşı Türkiye’sini daha iyi anlamak için bir merak oluştuğunu hissediyorum. Kitabın azınlık politikaları hakkındaki merakın tetiklenmesine bir katkısı olduğunu görüyorum. Tarihin, o tarihe maruz kalmış bir tanığın gözünden aktarılmasının, insan merkezli bir bakış açısının, benzer netameli konuları işlemek için önümüzde bir yeni yol açabileceğini düşünmek beni mutlu ediyor.

Basın kökenli arkadaşlarımın bilhassa dönemin aydın profili ve davranışları üzerinden geri bildirimde bulunduğunu gözlemliyorum, bu da benim için son derece kıymetli bir geri dönüş. Gayrimüslim okurlarımla oldukça duygusal bir geribildirim süreci içindeyim… Bunca acıtan, bunca haksız bir uygulamayı onlara reva görmüş olmamız, onlar için bugün bile keder, bizler için ayıptır, utançtır. Bunun yanı sıra kitabın bütünündeki muhakeme, çok yönlü bakış, umuda ve ileriye dönük niyetin, bir arada yaşam arzusunun da çok sahiplenildiğini görüyorum. Bunun dışında Leon ve çevresindeki karakterlerin kitaba yansımayan hayatları oldukça merak ediliyor diyebilirim.

Yazara dair…

Galatasaray Lisesi mezunu Nurten Yalçın Erüs, Galatasaray Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. Paris I Sorbonne Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları ve Sosyal Politikalar Ekonomisi alanında yüksek lisans yaptı. Columbia Üniversitesi Gazetecilik Okulu’nda finans gazeteciliği sertifika programını bitirdi. Cumhuriyet, Milliyet Dergi Grubu, Akşam Yayın Grubunda yürüttüğü ekonomi gazeteciliğinin ardından, 2007 yılında halkla ilişkiler sektörüne adım attı. Halen kitap çalışmalarının yanı sıra kurum ve kuruluşlara iletişim stratejisi ve içeriği hizmetleri sunmaya devam ediyor.