Haber fotoğrafı: Suzan Nana Tarablus


Alaska, ABD’nin kuzeybatı ucunda yer alan bir eyaleti… ABD, Alaska topraklarını Rus İmparatorluğu’ndan 30 Mart 1867 tarihinde 7,2 milyon dolara satın aldı. Doğuda Kanada’nın British Columbia ve Yukon bölgeleriyle sınırlanmış olan Alaska, batıda Bering Boğazı’ndaki bir deniz sınırını Rusya Federasyonu’nun Chukotka Otonom Okrugu ile paylaşmakta.



Haziran ayında bir yaz günü, uçağın penceresinden ilk gördüğümde, Alaska bambaşka bir gezegendi… Bembeyaz bir sonsuzluk, dağların suskunluğunda kaybolmuş ışıltılı bir yalnızlık… Kıyıya yaklaştıkça karla kaplı zirvelerin arasından mavinin en derin tonunu taşıyan buzullar uzanıyordu göz alabildiğince. Her biri yüzyıllardır orada, zamanın ağır adımlarıyla büyümüş, bir sır gibi suskun kalmıştı.

Belkıs Teyze’mle Alaska eyaletinin başkenti Juneau’dan Glacier Bay’e (Buzul Koyu) vardığımızda rüzgârın sadece sesi vardı. Konuşmayan ama çok şey anlatan bir ses. Soğuk bir el gibi dokunuyordu tenime, ama nedense ürpertmiyor, aksine içimde bir yerlere dokunuyordu. Gözümün önünde devasa bir buzul parçası denize düşerken çıkan gümbürtü, dünyanın kalbinin attığını hissettirdi bana. Hayat, kimi zaman donarak, kimi zaman çözülerek devam ediyordu burada.


Belkıs Teyzemle

Küçük bir keşif gemisindeydik. Böylece dili olmayan ama yine de konuşan buzulların yanı başındaydık. Her çatlak, her mavi damar, geçmişin birer yankısı gibi. Burada zaman adeta daireler çiziyor. On bin yıl önce yağan bir kar tanesi, şimdi önümde bir duvar gibi duruyor. Bazen bir yağmur, bazen bir kar fırtınası başlıyor, sessizce. Sıçrayan su tanecikleri saçlarıma düşerken içimde çocukça bir sevinç beliriyor. Alaska’nın doğasında insan küçülüyor ve çokça sadeleşiyor.
Yaban hayatı da öyle… Bir boz ayının gölde balık arayışı, martıların buzul kıyısında süzülen çığlıkları, bir kaya tepesinde emekliliklerini geçiren yaşlı deniz aslanları, uzakta görünen bir kambur balinanın sırtı… Tüm bunlar birer davet gibiydi. “Daha yavaş ol,” diyor gibiydi doğa, “bak ve hisset.” Zaten burada kalbinizle yürümek zorundasınız; yollar size ait değil, ayılar, kurtlar, Alaska geyikleri, rüzgâr ve eski taşlar paylaşıyor sizinle bu toprakları.



Bir akşamüstü, gökyüzü alev rengine büründüğünde bir kayanın üzerine oturdum. Elimde sıcak kahve, önümde buzulların görkemi. Ne geçmişin ağırlığı ne de geleceğin belirsizliği vardı. Sadece tek bir an vardı. Alaska bana o anın gücünü öğretti. Sessizliğin içinde bir tür huzur saklıydı. Belki de uzun zamandır aradığım şey tam olarak buydu: Hiçbir şeye sahip olmadan bir şeylere ait olmak.
Glacier Bay’den ayrılırken içimde tuhaf bir sızı vardı. İnsan bir yere âşık olursa orada kalmak ister. Ama Alaska öyle bir yer değildi… Kimseye ait olamaz. Sadece gelip onu dinlemenize izin verir. Bir sır verir, sonra sizi nazikçe uğurlar. Ve siz geriye dönüp baktığınızda, doğaya değil kendinize biraz daha yaklaştığınızı fark edersiniz.

Kuzeyin sessiz anlatıcıları: Alaska’nın Totemleri
Buzulların sessizce aktığı, ormanların bin yıllık bir bilgelikle ayakta durduğu Alaska topraklarında yükselen totemler, sadece geçmişin değil, günümüzde yaşayan bir kültürün sesi. Totem direkleri -ya da yerli dillerindeki adıyla k’aax- Alaska yerli halklarının, özellikle Tlingit, Haida, Tsimshian ve Eyak topluluklarının hafızasını gökyüzüne doğru taşıyan kadim semboller...

Totemler, genellikle batı Alaska kıyılarında yetişen dev Sitka ladininden ya da sedir ağacından yontuluyor. Her biri, bir ailenin, bir klanın ya da bir topluluğun tarihini anlatıyor. Üzerine işlenen figürler; kartal, kurt, ayı, orka ya da kuzgun gibi hayvan ruhlarını ve elbette atalarının öykülerini temsil ediyor. Totem direği, ağaçtan doğan bir hikâye… Bir anlamda bir aile albümü, bir sözlü tarih aracı ve tabii birer kutsal nesne...
Her totem direği biricik: Bazısı bir atayı onurlandırıyor, bazısı bir barışı kutluyor, bazısı ise bir utancı kamusal hafızaya kazıyor. Evet, bazı direkler bir zamanlar toplum dışına itilmiş kişileri ya da yaşanmış bir ayıbı bile taşıyor. Anlatılar yalnızca yüceltilmiş başarıları değil, hatırlanması gereken dersleri de içeriyor.
Totem direkleri genellikle “potlatch” adı verilen kişilerin birbirlerine armağan verdikleri bir Kızılderili dinsel-törensel bir toplantıyla dikiliyor. Bir belleği birlikte paylaşmak üzere törende şarkılar söyleniyor, danslar ediliyor ve topluluk, bir belleği birlikte paylaşmak üzere toplanıyor. Totemler konuşmaz ama halkları konuşturur; çünkü her çizik, her oymada bir anlam gizli...
Bugün Alaska’nın farklı yerlerinde, özellikle Sitka, Ketchikan ve Saxman köylerinde yüzlerce totem direği görülebiliyor. Ketchikan ve Saxman’daki totem parkları bu kadim sanatın en önemli kamusal koleksiyonlarına ev sahipliği yapıyor. Bu parklarda sadece geçmiş değil, geleceğe dair de bir şeyler var. Çünkü her yeni totem, o kültürün yaşamaya devam ettiğinin bir kanıtı…



Totemlerin
hikâyesi
Sanırım totemlerin hikâyesi yalnızca estetik veya antropolojik bir konu değil. 20. Yüzyıl boyunca Amerikan yerlilerinin kültürleri, asimilasyon politikaları nedeniyle büyük darbeler aldı. Totem direkleri de bu baskıdan nasibini aldı; bazıları müzelerde sergilendi, bazıları kayboldu, bazıları ise turistik birer dekorasyon nesnesine dönüştü. Ancak son yıllarda yerli halklar hem kültürel haklarını hem de estetik geleneklerini yeniden sahipleniyor. Genç kuşak sanatçılar, geleneksel oymacılığı modern anlatımlarla harmanlayarak totemi bir hafıza nesnesi kadar çağdaş bir sanat objesi olarak da yeniden konumlandırıyor.
Bir zamanlar yalnız bırakılmış halkların, dillerin ve tanrıların sessiz çığlıkları olan Alaska’nın totemleri, yalnızca bakmakla yetinilemeyecek bir zenginlik sunarken her figür, her çizgi ve her ağaç birer hafıza mekânı oluşturuyor.
Böylece Alaska’nın kalbinde, doğa yalnızca bir fon değil, başlı başına bir anlatı… Ve eğer dikkatle dinlerseniz, o anlatının bir parçası oluyor, sessizliğin, soğuğun ve görkemin içinde kendi içinizdeki sıcak bir yere dokunuyorsunuz. Belki bu yüzden oraya giden herkes bir parçasını orada bırakıyor. Ben de öyle yaptım!