“Bizler tarihte hem anne ve babasından hem de çocuklarından azar işiten ilk nesiliz...”



Bu sözü ilk kez duyduğumda ürperdim. Kimin söylemiş olduğunu hatırlamıyorum. “Ne kadar da doğru!” diye düşündüm.

Ben, yöneticilerinin çoğunun “baby boomer”1 ve bir kısmının da X kuşaklarından2 olduğu bir kurumda görevliyim. Son yıllarda başlıca kaygımız; bizden sonraki Y ve Z kuşaklarını3 da faaliyetlerimizin içine katabilmek. Aramızda bir iletişim sorunu var. Birbirimizi anlayamıyoruz.
Denilebilir ki, Milattan Önce 8. yüzyılda Yunanlı şair ve düşünür Hesiod gençlerden şikâyet eden bir yazı yazdığından bu yana, benim yaşlarımdaki yaşlılar, gençleri eleştirir. Yani bu iletişimsizlik normaldir.
Ama, bu son 50 yıldaki kuşaklar arası iletişimsizlik, bizler ve anne babalarımız arasındaki iletişim problemlerinden büyük ölçüde daha derin ve vahim. Yeni kuşaklar biz yaştakilere, önceden olduğu gibi isyan etmiyorlar ki! İngilizce sözcüğüyle çok daha kötüsünü yapıyorlar, “ignore” ediyorlar. Yani kendilerinden yaşça büyük olanlara, aldırış etmiyorlar.
Bunun nedenleri üzerine biraz kafa yordum ve gelişmeleri düşününce bu durumun son derece normal olduğu sonucuna vardım.

Kesinlikle haklılar…
Modern insan ırkının 60-80 bin yıldır var olduğu sanılıyor. Geriye dönüp bakalım ve İstanbul’da 1600 yılında yaşayan 30 yaşlarında bir adamla, kendisinden 500 hatta 1.000 yıl önce yine İstanbul’da yaşayan aynı yaşta bir başka adamın teknolojik altyapı bakımından yaşamlarını karşılaştıralım; hiç değişiklik göremeyiz.


Örme tezgâhı teknolojisi yaklaşık 1.000 yıl sanayi devrimine kadar değişmemiştir

İnsan ırkının teknolojik yetenekleri son 500 yıla kadar çok yavaş artmıştır. Son 2-3 yüzyılda ise giderek yaşamlarımızı etkileyecek kadar hızla artıyor. Ama asıl bakılması gereken “Bilgi Birikimi”dir. Futurist Richard Buckminster Fuller’ın 1982’de yazdığına göre, insan bilgisi yaklaşık 12-13 yılda bir 2 katına çıkıyordu. Bugün, -sıkı durunuz- IBM’in bazı varsayımlarına göre bilgi birikimi her 12 saatte bir 2 katına çıkıyor. Hadi biz bu baş döndürücü varsayıma güvenmeyelim ve diyelim ki, “bilgi birikimi” 2 yılda bir katlanıyor, bu durumda bile son 20 yılda (örneğin 2005 → 2025 arasında) 1.024 kat artış anlamına gelir.
Ben küçükken bana Racine, Hugo falan ezberletirler diye Fransız okuluna girmek istememiştim. Yine de okul hayatım boyunca zorlandım. Çünkü benden önceki kuşak iyi yaşamam için “bilgili” olmam gerektiğini düşünüyor, her konudan bir sürü bilgiyi benim zavallı kifayetsiz beynime zorla sığdırmaya çalışıyordu. Bugünkü dünyada ise bir çocuğu göreceli olarak “bilgili” olarak yetiştirmek imkânsız ve anlamsız.
1950’lerde birden fazla dil konuşabilen bir insana karada ölüm yoktu, yakın gelecekte dil öğrenmek için kafa patlatılmayacak çünkü bugün bile yapay zekâ destekli aletlerle istediğimiz dilde şiir bile yazabiliyoruz.
Çok değil bundan 80 yıl önce bankalarda ellerinde kalemle bütün gün sadece dört işlemi yapmak için istihdam edilen çok sayıda memur vardı. Bugün insansız üretim yapan fabrikalar var.
Biz ehliyet alabilmek için uğraşırdık, pek yakında arabalarımızı bilgisayarlar sürecek.
Bize okumamız için Viktor Hugo’nun en az 60.000 kelimelik “Sefiller” romanı önerilirdi, şimdi okunan tweetler 140 harfi geçmiyor.
Biz 10 parmak daktilo yazabilmeye özenirdik, yakında yalnızca düşüneceğiz ve dijital olarak elimizdeki telefon düşüncelerimizi güzel cümlelerle yazacak.
Evlilik / çocuk yetiştirme / göç etme vs. hakkında -aklıma gelip de sizleri isyan ettirecek ve yazıyı sonuna kadar okumanızı engelleyecek- örnekleri vermeyeceğim.

Üzülmeyiniz ama…
“Eeee peki! Kuşaklar arası iletişimsizlikle bu verilerin ne ilgisi var?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Demek istediğim, üzülmeyiniz ama bizden sonraki kuşaklar, dağarcığımızdaki -o edinmek için bilmem neremizden ter akıttığımız- bilgilere ihtiyaç duymuyorlar. Teknolojiyle birlikte, yöntemlerimiz, referanslarımız, zamanı kullanma şeklimiz, yaklaşımlarımız, iletişim şekillerimiz, bunlara bağlı olarak hedeflerimiz, çalışma şekillerimiz, tüketim alışkanlıklarımız, söylemlerimiz, önceliklerimiz vs. vs. birbirlerinden hızla uzaklaşıyor. Gençlerin, değişimle mücadele edip kendilerine bir alan yaratma yönündeki çabalarına çok az faydamız var.
Isaac Asimov 75 yıl önce şunu demişti; “Hayatın şu anki en üzücü yanı şudur ki; bilim, bilgiyi toplumun bilgelik toplamasından daha hızlı toplar.”



Einstein da aynı yıllarda “It has become appallingly obvious that our technology has exceeded our humanity.” (Teknolojimizin insanlığımızı geride bıraktığı, artık korkutucu derecede açık.) demişti.
“Üzücü ve ‘korkutucu’” olan şu ki, insanoğlu binlerce yıllık saf yaşam ve düşünce birikimiyle bu yeni dünyaya ayak uyduramıyor. Tabi ki, kuşaklar arası iletişimsizlik olacak. Yalnız kuşaklar değil; coğrafyalar ve kültürler arasında da olacak. Ve sonuçta kutuplaşmalar artacak. Artmaya başladı bile…
İnsanlar çok hızlı karar almak, perspektiflerini - beklentilerini - yaşam şekil ve yerlerini hızlı değiştirmek, sosyal ve politik davranış kalıplarını sürekli yenilemek, algılama yeteneklerini hızlandırmak zorundalar. Geleneksel referanslar ve yavaş ve ayrıntılı düşünme alışkanlıkları, hızla akan bilgiyle karşı karşıya kalındığında güdük kalıyorlar. Bizim kuşak için olmazsa olmaz olan fiziksel birliktelik, hatta herhangi bir konuya bir çözüm üretebilmek için aynı mekânda toplanmak, aile - arkadaşlık -cemaat ve ibadet ritüelleri, her şeye ayrıntılı analiz etmeye zaman ayırma gibi kavramlar artık ayak bağı!

Peki, her şey mi değişmeli?
Bu soruyu yanıtlamak için de size 19. yüzyılda yaşamış olan Rabbi Avraam Yaakov’dan bir öykü anlatayım. Rabbi Yaakov öğrencilerine, değişmeyecek bakış açısını teknolojik gelişmelerde de görebileceklerini telkin ederdi.

Bir gün dersinde bu görüşünü tekrarlayınca bir öğrencisi manalı manalı soruverdi;
- Hocam, yeniliklerden bile ders çıkarılabilir diyorsun. Peki, bir banliyö treninden ne öğrenilebilir?
- Bir saniye bile geç kalırsan her şeyi kaybedebilirsin bunu anlarsın, diye yanıtladı Rabbi.
Yanıt düşündürücü ve doğru. Bu sefer bir başka öğrenci;
- Telgraftan ne öğrenilir? diye sordu.
- Zamanı geldiğinde her sözcüğünün bedelini ödeyeceğini anlarsın, dedi.
- Peki, telefon ne düşündürüyor insana? diye sordu bir diğeri.
- Burada söylenen çok uzaklara ulaşır, diye cevap verdi bilge.

 

Teknoloji değişebilir. Değişecektir de. Ama kolektif belleğinde birtakım edinilmiş değerleri ve refleksleri olan kimi kültürlerin, genç kuşaklarına kazandıracakları vardır. Örneğin çocuklarına soru sormayı, sorgulamayı, merak etmeyi, eleştirel gözle bakabilmeyi, ve dolayısıyla değişebilmeyi, yeniliklerden korkmamayı, durmaksızın çalışmayı, liyakatin önemini, hatalar ile yüzleşip onlardan ders almayı, bağdaştırmayı, özgür ve çok boyutlu düşünebilmeyi, yaratıcı olabilmeyi, her şeye çok farklı pencerelerden bakabilmeyi, güçlü hukuk kurallarını olmazsa olmaz kabul etmeyi ve fayda yaratmayı öğretebilen toplumların avantajları vardır. Batı, bu yüzden bir çekim alanı yaratıyor.
Şimdi lütfen arkamıza yaslanıp kendimize soralım; Bizler yukarıda yazmış olduğum davranış ve düşünme kalıplarına prim veren bir ortamda ve devirde yetiştik mi ki, bizden genç kuşaklar için rol model olmaya soyunuyoruz?

Biz bilginin önemli olduğu çağın insanlarıyız, onlar ise bilinci öğrenmeye çalışıyorlar...
Konumuza dönecek olursak; 1920’lerin sonunda doğmuş olan babamın -bana göre- benden daha kolay bir yaşamı oldu. Çünkü uyum sağlamak zorunda olduğu değişimler çekirge sürüsü gibi saldırmıyorlardı. Galiba ben de çocuklarıma oranla daha kolay bir yaşamı sürdürdüm.

Sonuç olarak, şurası bir gerçek ki, bizim kuşağımızın şikâyet ettikleri bizden sonraki kuşakların yüzleşecekleri ve halen yüzleşmek zorunda kaldıkları karmaşanın yanında devede kulak kalır. Bizim gibi yaşayamazlar ve yaşamamalılar çünkü onlara aktarmaya çalıştığımız alışkanlıklarımızın ve önceliklerimizin onlara faydası yok. Çünkü biz onlar kadar bu dünyayı anlayamayız. Biz bilginin önemli olduğu çağın insanlarıyız onlar ise bilinci öğrenmeye çalışıyorlar.

İşleri zor ve daha da zor olacak
Bu balta girmemiş orman benzeri yenidünyada kendilerine yol açmaları için yapabileceğimiz tek şey onları anlamaya çalışmak.

Dipnotlar:
1) Baby Boomer Kuşağı: Sessiz Kuşak’tan sonra gelen demografik bir sınıflandırmadır. Bu kuşak, genellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan bebek patlamasını kapsayan 1946’dan 1964’e kadar doğan insanlardan oluşmaktadır.
2) X Kuşağı: 1965 ve 1980 seneleri arasında doğan insanları kapsayan temel bir demografik sınıflandırmadır.
3) Y Kuşağı: (Milenyum ya da İnternet Kuşağı) 1981 ve 1996 seneleri arasında doğan insanları, Z Kuşağı: 1997 ve 2010 seneleri arasında doğan insanları kapsayan bir demografik sınıflandırmadır.
4) Bu yazıdaki resimler yazıyı okuduktan sonra yapay zekâ tarafından yaratılmıştır.