Haber resmi: Hatıralarımızı göz önüne getirirken belleğimiz yeniden bir yazılım süreci başlatır


Hafıza, hayatımızın sabit bir kaydı değil, sürekli güncellenen, dinamik bir hikâyeler bütünüdür. Ancak bazen bu hikâyelerdeki değişiklikler bireysel sınırları aşıp kolektif bir yanılsamaya dönüşür. İşte tam bu noktada, son yılların en ilgi çekici bilişsel fenomeni olan “Mandela Etkisi” devreye giriyor.

Mandela Etkisi
Mandela Etkisi, binlerce insanın ortak olayları veya detayları yanlış hatırlaması durumudur. Bu tanımlamanın kaynağı ise, pek çok kişinin Güney Afrikalı lider Nelson Mandela’nın 1980’lerde hapishanede öldüğünü, hatta cenazesini televizyonda izlediklerini sanmalarıdır. Oysa Mandela 1990’da serbest bırakılmış ve 2013’te vefat etmiştir.


Nelson Mandela toplumsal mücadelesinin yanında, ölümü sebebiyle bir psikolojik fenomene de adını vermiş oldu

Freddie Mercury’nin meşhur eserinde “We are the champions… of the world” diye bitirdiğini zannettiğimiz şarkı, o son “of the world” olmadan biter aslında. Ülkemizde de toplumun büyük bir kesimi Barış Manço’nun 2000’de aramızdan ayrıldığını hatırladığını söyler. Oysa doğru tarih 1 Şubat 1999’dur.

Peki, nasıl oluyor da bu kadar çok insan aynı “hatalı” geçmişi paylaşıyor?
Paranormal ve metafizik meraklıları bu kolektif yanlış hatırlamayı paralel gerçeklikler arasındaki hareketle veya zaman yolcularının tarihte yaptığı değişikliklerle açıklamaya çalışsa da, bilişsel psikoloji daha somut, bilimsel temellere dayalı bir açıklama sunuyor: Yanlış Anıların Bilimi.

Hafıza, bir olay yaşanırken bilgiyi kodlama, saklama ve daha sonra geri çağırma süreçlerinden oluşur. Geri çağırma sırasında, hatıralar mükemmel ve değişmez bir resim olarak geri gelmez. Aksine, geçmişin yeniden inşası gerçekleşir ve bu süreç, o anki dış bilgilerin, kişisel önyargıların ve mevcut duyguların etkisi altındadır.

Mandela Etkisi’nin temelinde de, hafızanın yapılandırıcı doğasına ek olarak, “şema (şablon) güdümlü hatalar” yatar. Şemalar, belleği yönlendiren düzenli bilgi paketleridir, yani bir açıdan belleğin önceki bilgilerinden çıkarımla kullandığı kestirme yollardır.


Hafızalarınızdaki Monopoly adamı hangisiydi?

Bu şemalar, materyalin anlaşılmasını kolaylaştırır, ancak aynı zamanda çarpıtmaya yol açabilir. Anılar tekrar aktif hale getirildiğinde, kısa süreliğine kararsız bir dönem yaşanır ve bu esnada müdahalelere veya yeni bilgilerle güncellenmeye açık hale de gelir. Örneğin, Monopoly oyunun sembolü olmuş adam görselinin bir monokl, yani tek gözlük taktığına veya “KitKat” çikolata markasında kısa çizgi (Kit-Kat) olduğuna dair yaygın inanışlar, şema aşırı genellemesinin basit örnekleridir.

Daha da karmaşığı, Mandela Etkisi’nin kitlesel boyutlara ulaşmasında, sosyal yanlış bilgilenme ve teknolojinin gücü yatmaktadır. İnternette dolaşan yanlış bilgiler veya 1997 Prenses Diana kazasının simülasyonlarının gerçek görüntüler sanılması gibi durumlar, hatalı bilgilerin kolektif gerçekliğin bir parçası haline gelmesini hızlandırır.

“AVM’de Kaybolmak” deneyi
Bilişsel psikolog Elizabeth Loftus’un gerçekleştirdiği “AVM’de Kaybolmak” deneyi bu açılardan bizi aydınlatırken şaşırtmaktadır. Çalışmada katılımcılara çocukluk anılarını içeren sahte bir hikâye verilir. Küçükken bir alışveriş merkezinde kayboldukları söylenir. Başlangıçta bu olayı hatırlamadıklarını belirtmelerine rağmen, tekrar görüşmeler ve yönlendirici sorular sonrasında katılımcıların önemli bir kısmı gerçek olmayan bu olayı ayrıntılarıyla “hatırlamaya” başlar.


“AVM’de Kaybolmak” deneyi hatıralarımızın nasıl yanlış oluşturulabileceğinin de bir kanıtı

Deney, insan belleğinin kolayca yanıltılabilir ve dışarıdan verilen bilgilerle yeniden şekillendirilebilir olduğunu çarpıcı şekilde göstermiştir. Olaydan sonra yanlış bilgiye maruz kalmanın kişilerin hatırladıklarını nasıl değiştirebileceğini göstermiştir.

Bu bulgular, anının her geri çağrılışının, onu orijinal olaydan daha da uzaklaştırabileceğini gösterir. Yapılan bir çalışmada, katılımcılar bir objenin yerini yanlış hatırladıklarında, bir sonraki hatırlamada objeyi ilk konum yerine, ikinci günkü yanlış konuma daha yakın yerleştirmeye eğilimli olmuşlardır. Bu, geri çağırma işleminin orijinal ilişkiyi pekiştirmek yerine, belleği değiştirerek ikinci seansta hatırlanan konumu pekiştirdiğini ortaya koymuştur.

Hafıza ile ilişkili kompleks mekanizmalar, Mandela Etkisi gibi kolektif yanılsamaların, bireysel anıların sürekli olarak güncel bilgi, sosyal bağlam ve mevcut şemalarla karıştırılarak yeniden yazılmasının doğal bir sonucu olduğunu gösteriyor.

Hafızanın bu yanılabilirliği tatsız hukuki sonuçlar da doğurabilir. Görgü tanıklarının yanlış teşhisi, DNA kanıtlarıyla aklandığı tespit edilen haksız mahkûmiyetlerin yaklaşık %70’inde rol oynamıştır. Tanıkların, yüksek stres altında olayın detaylarını tam olarak kodlayamaması veya sorgulama sırasında yönlendirici sorulara maruz kalması, zaten eksik olan anının çarpıtılmasına yol açar.

Öte yandan, Mandela Etkisi’ni açıklayan bu durumlar klinik alanda bir umut ışığıdır. Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi durumlarda, travmatik anıların duygusal yükünü azaltmak için bu yeniden sağlamlaştırma penceresinden faydalanılabilir. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde, korku anısı geri çağrılırken pozitif bir anının yapay olarak aktive edilmesi sayesinde korku anısının üzerine yazıldığı ve korku davranışının kaybolduğu gözlemlenmiştir. Bu, hafızanın değiştirilebilir olmasının, beynin yaşama tesir eden olumsuz anıları onarmak için kullanılabilecek terapötik bir “özelliği” haline getirilebileceğini gösterir.

Sonuç olarak, ister küresel bir yanılsama olan Mandela Etkisi olsun, ister bir görgü tanığının mahkemedeki ifadesi, hafızamızın sabit bir kayıt cihazı değil, her an yeniden şekillendirilebilen canlı bir süreç olduğunu kabul etmek zorundayız. Geçmişi belirleyen şimdiki zamandır ve anılarımız, her geri çağrıldığında, zihnimizdeki bu dinamik yeniden yazım sürecinin sonuçlarıdır. Son sözü 20. yüzyılın en etkili yazarlarından Marcel Proust’a verelim; “Bellek, geçmişi olduğu gibi değil, bize ihtiyaç duyduğu hâliyle geri getirir.”