Birkaç yıldır İzmir’de yaşıyorum. Verdiğim en yerinde karardı. İzmir daha medeni, sakin ve huzurlu bir şehir. Evimden yürüyerek arabaya binmeden, denize üç dakikada, parka on dakikada ulaşabildiğim bir şehirde yaşıyorum. Açıkçası zaman zaman İstanbul’a geldiğimde, trafikte yollarda geçirdiğim zamana acımıyorum dersem yalan olur. Tabi ki, İstanbul doğduğum, büyüdüğüm ve dünyanın en güzel ve ilham veren şehirlerinden biri. Bir haftalığına İstanbul’a geldim, yine yollarda kaldım.
Bugün benim İstanbul’daki son günüm, yağmurlu günlerden sonra pırıl pırıl bir güneşin aydınlattığı bir güne uyandım. Ve sahibi olduğum sanat galerim Bebek semtimdeyken sıkça yaptığım gibi bir Boğaz turu yapmaya karar verdim. 
Ester Almelek, Bebek iskelesinin yanındaki La Sirene kafesinde
Her zaman savunduğum gibi, dört tarafı denizle çevrili bir şehir olan İstanbul’da, insanlar daha sık deniz yolunu kullanmalıdırlar. İstanbul’da yapmayı en çok sevdiğim şeylerden biri, Boğaz’da iki kıyıya uğrayan küçük vapurlara binmek, bu güzel şehri denizden izlemek... Bugün de kahvemi her zaman oturduğum Bebek iskelesinin yanındaki La Sirene kafesinde içtikten sonra süzüle süzüle yanaşan vapura bindim.
İlk durağımız Kandilli idi…
Yolda giderken, geçen asırlarda Boğaziçi’nde seyreden “Şirket-i Hayriye” vapurlarını düşündüm. Yazar Eser Tutel, Şirket-i Hayriye adlı kitabında, Boğaz’ı şenlendirmek ve kalkındırmak için bu şirketin yöneticilerinin neler yaptıklarını anlatıyor. Boğaz’da oturanların bütün yıl kalmalarını özendirmek için Kandilli’de bir ilkokul yaptırarak, Boğaz’da ev yaptıranlara üç yıl süreli passo vererek, özellikle yaz aylarında, mehtaplı gecelerde eğlence seferleri düzenleyerek Boğaz’da oturanlara böyle kıymetli hizmetler sunmuşlar. Eski kaptanlardan Eksenafon Efendi de Hafta dergisine verdiği röportajda şöyle anlatıyor mehtaplı âlemleri: “Şirkette tam otuz üç sene çalıştım. O günler başka bir âlemdi. Hem de nasıl bir âlem, bilseniz. Cennet gibi, rüya gibi bir âlem… Mehtaplı gecelerde, karşıdan karşıya bir zincir hasıl olurdu... Bu zinciri vücuda getiren, sandallar, kayıklardı. Mısırlı Büyük Halim Paşa’nın saz sandalları denize açılınca arkasına birçok sandallar, kayıklar takılırdı. İnanınız bana, saz çalınan sandalların arkasında takılan kayıkların adedi, bini çok ve çok geçerdi.”
Gözünüzün önüne bir an, Boğaz’dan geçen dev tankerler arasından, uzun saz çalan sandal kuyruklarını geçirin. Olacak iş değil tabi. Zaten bütün bunlar İstanbul’un değişen Mashattan silueti ile bağdaşamazdı.

Göksu Deresi, Fausto Zonaro
İkinci durağımız Anadolu Hisarı
Geçen asrın sonlarına doğru en meşhur yer olan Göksu Deresi’nin önünden geçtik. Bu Göksu gezmeleri yerli yabancı ressamların tablolarına da konu olmuştur. Beyler, hanımların kayıklarını, cesaret edebildikleri kadar yakından takip ederlermiş. Bazen gizlice bir pusula vermeye çalışırlarmış gözüne kestirdikleri güzele. Böylece romantik ilişkiler de kurulurmuş bu gezmelerde. Kıyı boyu, birbirinden güzel yalılar inci gibi dizilmişlerdi. Şimdilerde Demet Sabancı’ya ait Zarif Mustafa Paşa Yalısı, Kurtuluş Savaşı’nda özel bir amaçla da kullanılmış. Mustafa Kemal’in arkadaşlarının silahları ile saklandığı depo olarak kullanılmış. 1990 yılında yalıya çarpan yük gemisinden sonra restore edilmiş. Yine Anadolu Hisarı’nda bulunan Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı’nda yıllar önce iki konser dinlemek fırsatını bulmuştum. Yalılar hakkında, Aydın Boysan’ın, her zamanki gibi neşeli bir hikâyesi var: “Bir yeni zengin, yeni yaptırdığı ve taşındığı konağını konuklarına gezdirirken, şömine üstündeki fesli ve madalyalı bir paşa resmini gösterip: ‘Bu Paşa da dedem!’ diyor. Gezen konuklardan biri ise: ‘Bildim… Müzayedede yüz milyon fazla verseydim, benim dedem olacaktı,’ diyor.”

Kanlıca İskelesi’nde vapurdan iniyorum, hem biraz soluklanmak ve balla tatlandırdığım ünlü yoğurdunun tadına bakmak için. Sonraki vapura binip gezime devam ederim diye düşünüyorum.
Vapur karşı kıyıya geçip Emirgân İskelesi’ne uğruyor. Ünlü şairimiz Yahya Kemal Bayatlı’nın de müdavimi olduğu meşhur Çınaraltı Kahvesi misafirlerini ağırlamaya devam ediyor. Emirgân ismini, Fatih Sultan Mehmet zamanında, bu semte eğitim için gelen, Kırım Beylerinin oğullarından almış.
Vapur tekrar Asya yakasına geçmeden son durağı, yapısıyla, insanlarıyla çok ilginç bir semt olan Arnavutköy’e uğradı. Bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet, Arnavutluk’a egemen olmasından sonra yöreden getirilen Arnavutları bu semte yerleştirdiği için bu semtin adı Arnavutköy olmuştur. Bir diğer adı da, orada oturan Rumların verdiği ad Megali Revmatu idi (Büyük Akıntı). Çünkü Karadeniz’den Marmara’ya, Boğaz akıntısının en kuvvetli olduğu yer burasıdır. Karşı yakaya geçerken bütün zarafeti ile dimdik ayakta duran Beylerbeyi Sarayı’na takılıyor gözüm. Bu sarayın da çok ünlü yabancı konukları olmuştur. Yazlık olarak kullanılan Beylerbeyi Sarayı, 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılışına giderken İstanbul’da bu sarayda ağırlanan İmparatoriçe Eugenie, kaldığı misafir odasının pencerelerinin aynısını, Tuilleries Sarayı’ndaki yatak odasına yaptırmıştır.
Vapur Çengelköy’e yanaştı…
Boğaziçi’nin ünlü çınarlarından biri de Çengelköy’dedir. Kimin diktiği belli olmayan çınarın, bir söylenceye göre yaşı 750’nin üstündeymiş. Tabi Çengelköy’ü meşhur eden hıyarını unutmamak gerekir. Ama artık yetişmiyormuş, sadece sanı kaldı. Köy adını 19. yüzyılda Osmanlı’nın kaptan-ı deryası Çengeloğlu Tahir Paşa’dan almış; Paşa buraya bir mescit yaptırmış ve köyün adına da Çengelköy demişler. Bu köyün ismiyle ilgili diğer bir rivayete göre, Fatih Sultan Mehmet’in iktidarı sırasında semtte Bizans devrinden dövülmüş dev çengeller ve çapalar bulunmuş, Çengelköy adı da böyle doğmuş.

Bebek iskelesi
Ring seferi yapan gemi beni aldığı yere, ismine uygun bir şekilde bebek gibi bir güzelliğe sahip, Bebek İskelesi’ne bıraktı. Bebek adının kökleri ise Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar uzanıyor. Evliya Çelebi’ye göre, İstanbul Kuşatmasında Rumeli Hisarı yapımına “Bebek Çelebi” lakaplı bir bölükbaşı tayin edilmişti.
Boğaziçi her mevsimde güzeldir
Her zaman Boğaz’da bir tur atmak beni mutlu eder. Gündüzü başka, gecesi başka güzeldir… Erguvanlar zamanı, laleler zamanı ünlüdür Boğaziçi’nin… Almelek Sanat Galerisi’ni son senelerde, Levent’ten Bebek’e taşımıştık.

Yıllardır özlemle sevdiğim Boğaziçi’nde benim de bir yerim olmuştu. İşe sabahları daha büyük bir zevkle geliyordum ve Galerinin panjurlarını yukarıya kaldırırken, birden içeriye dolan büyüleyici manzara, yıllar geçmesine rağmen beni şaşırtıyor ve heyecanlandırıyordu. İki kıtayı birleştiren Boğaz gibi bir güzelliğe sahip oldukları için İstanbullular çok şanslı.
Yazımı Theophile Gautier’nin Boğaziçi hakkında söylediği bir sözü ile noktalamak istiyorum… “Dünyanın bütün dertlerini unutmak için Boğaziçi’nde bir saat dolaşmak yeterlidir. Çok yerler gördüm fakat Boğaz kadar ruha safa verici bir yere tesadüf etmedim.”
Kaynakça:
Abdülhak Şinasi Hisar, Boğaziçi Mehtapları
Eser Tutel, Şirket-i Hayriye






