“Bir Film”in 2026 vizyonunda yer alacak 11 filminin ön gösterimi, “11! BİR FİLM HADİSESİ” başlığı altında 9-11 Ocak tarihleri arasında gerçekleşti.

“YABANCI / L’ETRANGER”
20. Yüzyıl edebiyatının hem felsefi hem de edebi açıdan bir dönüm noktası olarak kabul edilen Albert Camus’nün “Yabancı” adlı ölümsüz eseri, François Ozon’un cesur ve berrak yorumuyla beyazperdede hayat buluyor. Bu roman Camus’nün insanın anlam arayışıyla dünyanın anlamsız ve kayıtsız yapısı arasındaki çatışmayı ifade eden “absürt” düşüncesini edebiyata en yalın ve çarpıcı biçimde taşıdığı bir baş yapıttır. Cezayir’in kavurucu sıcağı altında yaşayan Meursault bu çatışmayı sorgulamaz; dünyayı olduğu gibi kabul eder. Duygulardan uzak, sessiz bir hayat sürerken beklenmedik bir tehlikenin içine çekilir. Annesinin ölümü ve plajda yaşanan bir karşılaşma, onu yalnız yasalar karşısında değil, toplumdaki ahlak sınırları ve kendi varoluşu karşısında da sorguya açar. Varoluşçuluğa yakın duran, absürt felsefenin edebi karşılığı olarak özgün bir yerde duran “Yabancı”yı, olgunluk dönemini yaşayan Ozon’un yorumuyla izlemek büyük keyif.

“MÜTHİŞ ELEANOR / ELEANOR THE GREAT”
Bu filmle ilk yönetmenlik denemesini yapan Scarlett Johansson, 94 yaşındaki Eleanor Morgenstein adlı bir kadınla aile, kayıp ve gerçeğin sınırları üzerine incelikle işlenmiş bir hikâye anlatıyor.


Yakın arkadaşının ölümünden sonra Florida’dan New York’a taşınan Eleanor, orada bir Yahudi toplum merkezine gidiyor; yanlışlıkla Holokost mağdurlarına ait bir destek grubuna katılıyor. Burada ölen arkadaşının hikayelerini kendi yaşamış gibi anlatmaya başlıyor. Dikkati çekmek için paylaştığı hikâye, 19 yaşındaki bir gazetecilik öğrencisinin yoğun ilgisini beraberinde getirince, Eleanor beklenmedik sonuçlarla yüzleşmek durumunda kalıyor. Eleanor’un genç öğrenciyle kurduğu beklenmedik dostluk, filmde yalnızlık, kuşaklar arası bağ, hafıza, kimlik, yas ve insan ilişkileri gibi derin temalar eşliğinde anlatılıyor. “Nebraska” ile Oscar’a aday gösterilen 96 yaşındaki Amerikalı aktris June Squibb, harikalar yarattığı filmin Cannes’daki prömiyerinde hazır bulunarak ilgi odağı oldu.

“NÜRNBERG / NUREMBERG”
İki Oscar Ödüllü oyuncu Rami Malek ve Russell Crowe’un başrollerde yer aldığı “Nürnberg”, 2. Dünya Savaşı sonrası, yenilmiş Nazi rejiminin üst düzey yöneticilerinin yargılandığı mahkeme sürecine odaklanıyor. Bu mahkemede görev alan Amerikan psikiyatrist Douglas Kelly (R. Malek) başta Herman Göring (R. Crowe) olmak üzere yargılanan sanıkların zihnini çözmeye çalışırken hem adaletin sınırlarıyla hem de insan doğasının karanlık yüzüyle karşı karşıya gelir. Jack El-Hai’nin “Nazi ve Psikiyatrist” adlı romanından alınan filmin senaryo yazarı ve yönetmeni James Vanderbilt.


Film, odak merkezi mahkeme salonu kadar, mahkeme öncesi “zihin analizi ve psikolojik değerlendirme süreciyle ilgi çekiyor. Psikiyatr Kelly’nin görevi, sadece hukuki değil, etik ve insani bir sınav haline geliyor. Film, kötülüğün mantıksal ve insani boyutlarını, “suçlu” portresinin ötesinde “insan” portresiyle çarpıcı bir biçimde çizer. Göring sadece bir canavar değil, kötülüğün normal görünmesini iddia eden özgüven patlaması yaşayan bir savaş suçlusudur. Kelly Göring ile rahatsız edici bir bağ kurdukça kötülüğü anlama konusunda giderek daha fazla saplantılı hale gelir. Aynı konuda Stanley Kubrick’in iki Oscar Ödüllü “Nürnberg Duruşması” (1961) sinema tarihinin en iyi mahkeme filmi sayılır. Spencer Tracy yargıç rolünde harikalar yaratırken, Maximilian Schell, Nazi subayı rolünde Oscar kazanmıştı.

“BACAKLARIM OLSA SENİ TEKMELERDİM / IF I HAD LEGS I’D KICK YOU”
Mary Bronstein’ın senaryosunu yazıp yönettiği bu film kaliteli bir psikolojik drama ve kara komedi. Kendi hayatını ve kariyerini yönetmeye çalışırken hayatı dağılan Linda sinir krizi geçirmekte olan bir kadındır. Ancak ortadan kaybolan kocası, kızının gizemli hastalığı, çözülemeyen bir kayıp vakası ve terapistiyle olan sıra dışı ilişkisiyle başa çıkmak zorundadır. Linda rolünü canlandıran Avustralyalı aktris Rose Byrne Berlin’de En İyi Oyuncu Gümüş Ayı Ödülü aldı, Altın Küre ödülüne aday gösterildi. Sürekli iş gezisinde olduğu için göremediği kocası, hastalığı yüzünden yemek yemeyi reddeden kızı, mesleki baskılarla birleşen kişisel sorunlar Linda’yı dramatik bir çöküşe sürükler. Film, anne olmanın sorumluluğu, yalnızlık, travma, çaresizlik, çöküş ve varoluşsal krize düşme gibi temaların hakkını veriyor. Film aynı zamanda izleyicide rahatsız etme, sorgulatma ve empati zorlaması yönüyle bir içsel sarsılma yaratmayı hedefliyor.

“DALGA / LA OLA”
“Gloria” ve “Muhteşem Kadın / Una Mujer Fantastica”nın Oscar Ödüllü Şilili yönetmeni Sebastián Lelio bu son filminde, sorunlu ülkesinin hakları açısından bir dönüm noktası kabul edilen gerçek bir olaydan yola çıkıyor. Şilili bir öğrenci olan Julia, üniversitenin kampüsünde yıllardır süregelen taciz ve şiddet olaylarına karşı yükselen feminist bir harekete dahil olur.


Kendi geçmişindeki karmaşık ve rahatsız edici bir deneyimin izleriyle boğuşurken, giderek büyüyen kolektif bir isyanın tam ortasında, hareketin merkez figürlerinden biri olarak bulur. Protesto draması, toplumsal, politik alt metinleri olan “Dalga” bir müzikal draması olarak tanımlanıyor. Son Cannes Film Festivalinde dünya prömiyerini yapan film, müzik bölümü öğrencisi Julia üzerinden koreografisi, özgün müzikleri ve kolektif sahnelerle protest ruhunu estetize eden bir yapıyı tercih ediyor. Lelio filmini kadınların sesi, talepleri, acıları, gerçeğe ulaşma arzuları için yaptığını söylüyor.

“CHOPIN, CHOPIN!”
1835’te Paris’te geçen konulu filmin yönetmeni Michal Kwiecinski, ünlü besteci Frédéric Chopin’in, geçimini sağlamak için ders vererek ve bir yandan da hastalığıyla mücadele ederek geçirdiği günleri anlatıyor. Film, dahi müzisyenin parlayan yeteneğini ve hayat mücadelesini enerjik ama dokunaklı bir hikâyeye dönüştürüyor. Dönemin en çok konuşulan ismi, dekadan Paris gecelerinin romantik figürü olan Chopin’in kanayan ciğerleri ona günlerinin sayılı olduğunu hatırlatır. Chopin başyapıtlar besteler, partilere katılır, aristokrat ve kraliyet çevrelerinde aşk ilişkileri yaşar. Ancak hayatta iki saplantısı kalmıştır: Müziği ve büyük aşkı George Sand... Sinema tarihindeki klasik müzik bestecileri hakkında yapılan filmler arasında, 8 Oscar Ödülü sahibi, Milos Forman’ın “Amadeus”unu, Beethoven’in hayatını anlatan “Immortal Beloved”i, Farinelli sahne adıyla bilinen Carlo Broschi’nin hikâyesi “Farinelli”yi, romantik dönem bestecisi Franz Liszt’e odaklanan Ken Russel’in “Lisztomania”sını sayabiliriz.

“SERSERİ / URCHIN”
Altın Palmiye Ödüllü “Hüzün Üçgeni” ve “Babygirl” ile tanınan İngiliz aktör Harris Dickinson’un ilk yönetmenlik denemesi, senaryosunu yazdığı “Serseri” dünya prömiyerini son Cannes Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde yaptı. Film FIPRESCI ve En İyi Erkek Oyuncu Ödüllerini kazandı. Film, Londra sokaklarında hayatta kalmaya çalışan genç bağımlı Mike’ı izliyor.


Bir hırsızlık nedeniyle cezaevine girip çıktıktan sonra Mike’a bir kurtuluş şansı verilir. Bir iş bulur, kalacak bir yer edinir; hatta yeni bir ilişkiyle birlikte içinde yeniden bir umut filizlenir. Ancak iyileşme yolculuğu, geçmişin gölgesi, bağımlılığı ve çevresinin baskısı kısa sürede asla kurtulamayacağı tuhaf bir serüvene dönüşür. Mike’ın tekrar karanlık bir döngünün eşiğine sürüklendiğini gördüğümüz, insanın içini acıtan sahne izleyicideki umut ışığını söndürür. Dickinson’un gerçekçi ama karamsar senaryosu, klasik sokak serserisi filmlerinden ayrılan bir özellik taşıyor. Dickinson bu projeyi özellikle “sokakta yaşayanlar, bağımlılar, sistemin göz ardı ettiği insanlar” üzerine yaptığını söyledi, film yargılamadan, acımayla değil, empatiyle yaklaşmayı amaçlıyor.

“KOPMA NOKTASI / DEAD MAN’S WIRE”
“Good Will Hunting”, “Elephant”, “Milk”’in efsanevi yönetmeni Gus Van Sant bu son filminde gerçek bir hayat hikâyesinden yola çıkıyor. Tony Kiritsis, 8 Şubat 1977’de Meridian Mortgage Company başkanı Richard Hall’un ofisine giderek onu av tüfeğiyle rehin alır. Eski bir emlak danışmanı olan Kiritsis, tüfeğinin tetiğinden kendi boynuna bağladığı tel sayesinde, tetik çektiği anda ikisini de öldürecek bir düzenek kurmuştur. Saatler süren bu olay, polis, medya ve psikologların dahil olduğu ulusal çapta bir krize dönüşür. Böylece ülke çapında canlı yayında izlenen, gerilimi yüksek bir rehine krizi başlar.


Filmde Van Sant belgesel gerçekçilikten ziyade karakterlerin ruh haline ve sistemle çatışmasına odaklanır. Yönetmen aynı yöntemi, Cannes’da Altın Palmiye kazanan “Fil / Elephant” filminde de kullanmıştı. Sıradan iki lise öğrencisi silahlarıyla okulda dehşet yaratıyordu. Yine gerçek bir olayı sinemaya taşıyan Van Sant, 1999’daki Columbine Lisesi katliamından esinlenmiş, ancak bire bir yeniden bir anlatımdan kaçınmıştı. Amerikalı yönetmen çok sevdiği psikolojik ve tematik sinema yorumunu son filminde tekrarlıyor. Oyuncu kadrosunda iki dev aktör, Al Pacino ve Bill Skarsgård var.

“HÜZÜNLÜ VE GÜZEL BİR DÜNYA / A SAD AND BEAUTIFUL WORLD”
Cyril Aris’in Lübnan’ın bu yıl Oscar adayı olan filmi, otuz yıla yayılan bir tutku, kalp kırıklığı ve umut dolu bir aşkın sarsıcı hikâyesini anlatıyor. Çocukluktan beri tanışan Nino ve Yasmina birbirlerine güçlü bir aşkla bağlıdır. Yirmili yaşlarda bir araya geldiklerinde bir gün, aşk ile hayatta kalmak arasında imkânsız bir seçimle karşı karşıya kalırlar: ya her gün giderek artan trajedilerle sarsılan Lübnan’da bir aile kurup birlikte bir gelecek inşa etmeye çalışarak mutluluğu aramak mı, yoksa evlerini terk ederek sonsuza dek ayrılacaklardır. İkili bu zor seçimde hayati bir karar vermek zorundadır. Film Lübnan’ın sosyal, siyasi ve ekonomik krizleri, ülkedeki dönüşümler ve tarihî travmalar eşliğinde şekilleniyor. Film aşk ve hayatta kalma, umut ve çaresizlik, bağlılık ve gitme arzusu arası ondaki kırılgan dengeyi, bireysel hayatlar üzerinden anlatıyor. Yönetmen Aris, filmin kurgu ve gerçekliği birleştiren arşiv görüntüleriyle kurmaca sahneleri harmanlayan bir yaklaşım benimsiyor.

“KÜÇÜK AMELIE / AMELIE ET LA METAPHISIQUE DES TUBES”
Liane-Cho Han Jin Kuang ve Maïlys Vallade’ın yaptıkları bu elle yapılmış Fransızca animasyon filmi ünlü yazar Amélie Nothomb’un “Yağmuru Seven Çocuk” adlı otobiyografik romanından uyarlandı.


Film, renkleri ve hayat neşesiyle dikkati çeken Altın Küre adayı bir animasyon. Japonya’da yaşayan Belçikalı bir çocuk olan Amélie, arkadaşı Ninshio-San ile hayatı keşfeder. Üçüncü doğum günü, dünyayı anlama biçimini şekillendiren, hayatını değiştirecek olayların başlangıcını işaret eden bir dönüm noktası olur.

“MEPHISTO”
Macar yönetmen István Szabó’nun Oscar kazanan 1981 tarihli filminin restore edilmiş versiyonu. Sinema tarihinde özel bir yere sahip bu başyapıt 45. yılında beyazperdede yeniden izleyiciyle buluşuyor. Henrik Höfgen 1920’lerin karanlığında yıldızı hızla parlayan bir tiyatro oyuncusudur. Film, Henrik’in Nazi rejimiyle iş birliği yaparak yükselişini, ancak rejimin soğuk nefesi sahneye kadar ulaştığında özgürlüğünün tehlikeye girmesini anlatır.