Haber resmi: Tarikatın son büyük üstadı Jacques de Molay

1119 yılında, Haçlı Seferleri’nin karmaşası içinde, Fransa’nın Champagne bölgesi Kontu Huges de Payen, sekiz asilzade şövalyesiyle Kudüs’te Kral Baldwin’in huzuruna çıkıp ilginç bir talepte bulundu: Mescid-i Aksa’nın altında onlara bir merkez verilecek ve onlar da Kudüs’e gelen hacıları yollardaki eşkıya saldırılarından koruyacaktı. Yaptıkları işe uygun biçimde kendilerini “Mescid’in Fakir Şövalyeleri”, Mabet Şövalyeleri veya Tapınak Tarikatı (Latince: Pauperes commilitones Christi Templique Solomonici), Süleyman Tapınağı ve İsa’nın Fakir Askerleri olarak tanıttılar. Tapınak Şövalyeleri dokuz yıl boyunca örgüte kimseyi almadı. Yaşadıkları alanın etrafını yüksek surlarla çevirdiler.

Kudüs’te kaldıkları dokuz yıl içinde ne yaptılar?
Geçen yüzyılda yapılan arkeoloji kazılarında görüldü ki, Tapınak Şövalyeleri bulundukları binanın altından Süleyman Tapınağının bulunduğu yere kadar bir tünel kazdılar. Burada ne aradıkları veya bir şey buldular ise ne buldukları bilinmiyor. Ancak, amaçlarına ulaştıkları düşünülüyor. Bugün kulağa mütevazı gelen bu topluluk, kısa süre içinde Avrupa’nın en güçlü kurumlarından birine dönüşecekti.



Daha ilk yıllarında, başta Cistercien tarikatının başrahibi Clairwaux’lu Bernard olmak üzere büyük bir destek aldılar. Çünkü Avrupa’daki soylular, Kudüs’ün artık Hristiyanların elinde olmasının heyecanı içindeydi ve “kutsal toprakları koruyan” bu yeni birliğe kayıtsız kalmadı. Bağışlar arttıkça, o küçük grubun ünü de genişledi. Tapınak Şövalyeleri, Kutsal Kâse efsanesiyle ilişkilendirilmiş ve Orta Çağ’ın geri kalanında Kutsal Kâse’nin Savunucuları olarak anılmışlardır.

Sıradan bir tarikat değil, Orta Çağın finans şirketi
12. Yüzyılın ortalarından itibaren Tapınakçılar nüfuzlarını genişleterek İspanya ve Portekiz’deki farklı hükümdarlar adına İberya’daki Haçlı Seferlerine (“Yeniden Fetih”) katıldılar. Ayrıca paganlara karşı düzenlenen Baltık Haçlı Seferlerinde de faaliyet gösteren Tapınak Şövalyeleri, 13. yüzyıla gelindiğinde artık İngiltere’den Bohemya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada topraklara sahipti ve emirlerinde bulunan muazzam kaynaklarla (insan, silah, mühimmat ve büyük bir deniz filosu) gerçek manasıyla uluslararası bir askeri tarikat haline gelmişlerdi. Tapınakçılar, Hospitalier Şövalyeleri ve Töton Şövalyeleri gibi diğer askeri tarikatların da örnek alacağı bir model oluşturmuşlardı. Yine de Tapınakçıların gerçekten üstün oldukları bir alan vardı: bankacılık.


Şövalye Tarikatları

Tapınak Şövalyelerinin asıl yükselişi, savaş alanında değil, paradaki ustalıkları sayesinde oldu. Avrupa’dan Kudüs’e giden hacılar, uzun yolculuk boyunca tüm paralarını yanlarında taşımak zorundaydı. Tapınakçılar bu soruna çok akıllıca bir çözüm üretti: Hacıdan Avrupa’da parayı alıyor, ona bir makbuz veriyor, hacı o makbuzla Kudüs’e ulaştığında parasını orada alabiliyordu. Bu, modern bankacılığın ilk adımlarından biriydi.

Zamanla Tapınakçılar sadece hacıların değil, kralların da kasası haline geldi. O kadar güvenilir görülüyorlardı ki, Avrupa’nın dört bir yanında topraklar, kaleler, çiftlikler ve ticaret merkezleri işleten büyük bir finans imparatorluğu kurdular. Orta Çağ’ın en güçlü ordularından biri olmanın yanında en zengin kurumlarından biri hâline gelmeleri de bu yüzden şaşırtıcı değildir.


Savaşçı Azizler mi, Korkusuz Komutanlar mı?
Tapınak Şövalyeleri denince akla kalkanların üzerindeki kırmızı haç, beyaz pelerin ve hiç geri adım atmayan atlı birlikler gelir. Gerçekten de savaş meydanlarındaki disiplinleri efsaneydi. Haçlı krallıklarının sınır kaleleri genelde Tapınakçılar tarafından korunur, en tehlikeli görevler onlara verilirdi. Tarikat bünyesinde iki sınıf vardı: birincisinde şövalyeler ve serjenler, ikinci grupta asker olmayan kişiler ve sıradan kişiler yer alıyordu. Çoğu üye bu ikinci gruptan seçilirdi Büyük Üstatları Kudüs’teki merkezde, 1191’den itibaren Akka’da ve 1291’den sonra da Kıbrıs’ta bulunurdu.

Ancak onların askeri gücü de tarihin iniş çıkışlarından nasibini aldı. Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü 1187’de geri alışından sonra, 1291 tarihinde Haçlıların son kalesi olan Akka Müslümanlarca ele geçirilince, Tapınakçılar Kıbrıs’ı onursal üyeleri olan İngiltere kralı Richard’tan satın alarak oraya yerleştiler. Tapınakçılar yavaş yavaş Doğu’daki varlıklarını kaybetmeye başladılar. Artık savaşmıyorlar, sadece ticaret yapıp para kazanıyorlar ve çılgınca zenginleşiyorlardı. Avrupa’daki saygınlıkları (Magna Carta’da imzaları vardı) ve zenginlikleri devam etti. İşte bu durum, bir gün başlarına büyük bir bela açacaktı.


Tapınak Şövalyelerinin mührü


Kralın borcu, Tarikatın sonu
14. Yüzyıla gelindiğinde Fransa Kralı IV. Philippe, Tapınakçıların en iyi müşterilerinden biri olmuştu. Ancak savaşlar yüzünden ekonomik olarak zor günler geçiriyor, Tapınakçılara ciddi borcu bulunuyordu. Borcunu ödeyemeyen Kral, bu borcun sahibini ortadan kaldırmaya karar verdi.

1307’nin 13 Ekim Cuma sabahı Fransa’daki tüm Tapınak Şövalyeleri aynı anda tutuklandı. (13 sayısı ve Cuma gününün Batıda uğursuz sayılmasının gerekçesi olarak gösterilir.) Suçlamalar oldukça ağırdı: sapkınlık, gizli ritüeller, dine aykırı davranışlar… Bu iddiaların büyük çoğunluğu muhtemelen kraliyet sarayında uydurulmuştu. Ama Orta Çağ’da böylesi suçlamaların doğruluğunu ispatlamak kimsenin umurunda değildi.

Papa bile başlangıçta Tarikatı savunmaya çalıştıysa da, Kral Philippe’in baskısına dayanamadı. Yıllar süren işkencelerden, göstermelik yargılamalardan sonra Tapınak Şövalyeleri resmen dağıtıldı. Bundan ders alan Töton Şövalyeleri, seküler Alman yöneticilerle olan yakın bağlantıları sayesinde kurtuldu. Töton Şövalyeleri merkezlerini Viyana’dan, daha uzak olan Prusya’ya taşırken, Hospitalier Şövalyeleri akıllıca hareket ederek merkezlerini daha emniyetli olan Rodos’a taşıdı. Her iki hareket de 1309 yılında gerçekleşmiş ve büyük ihtimalle günümüze kadar varlıklarını şu ya da bu şekilde sürdürmeyi sağlamıştı. Tapınakçıların mal varlıklarının pek çoğu 2 Mayıs 1312’de Papa’nın emriyle Hospitalier Şövalyelerine devredildi. Tarikatın son büyük üstadı Jacques de Molay’ın, 1314’te Paris’te yakılırken, “Bu davayı kışkırtan Kral ve Papa bir yıl içinde Tanrı’nın huzuruna çıkacak” diye haykırdığı söylenir. Tesadüf müdür bilinmez, her ikisi de gerçekten kısa süre sonra öldü.

Semboller

Gerçekten bir hazine bıraktılar mı?
Tarikatın baskınla el konulan hazinesine dair kayıtlar şaşırtıcı bir şekilde sessizdir. Bu da komplo teorisyenlerinin hayal gücünü iyice ateşlemiştir. Kimi Tapınakçıların, hazinelerini gizleyip deniz yoluyla başka ülkelere taşıdığı, kimi de kutsal emanetleri –Kutsal Kâse, Ahit Sandığı, hatta İsa’nın soyuna dair sırlar gibi– korumaya devam ettikleri iddia edilir.

Bu teorilerin çoğu tarihsel olarak kanıtlanmamış olsa da bir gerçeği değiştirmiyor: Tapınak Şövalyeleri tarihin kolektif hafızasına yalnızca bir tarikat olarak değil, aynı zamanda bitmeyen bir gizemin simgesi olarak yerleşti.

Efsane neden ölmedi?
Tapınakçıların yok oluşundan sonra bile onların adı yeni oluşumlara ilham verdi. Masonlukla ilişkileri olduğuna dair söylentiler, 18. yüzyıldan itibaren popüler hale geldi. Modern romanlar, filmler ve oyunlar da Tapınakçıları genellikle “gizli bir sırrın bekçileri” olarak resmetti. Bugün hâlâ farklı ülkelerde “neo-Tapınakçı” adını taşıyan çeşitli topluluklar bulunuyor; ancak bunlar, Orta Çağ’daki gerçek tarikatın devamı değil, daha çok ondan ilham alan sivil dernekler niteliğinde.


Ünlü Temple Church - Tapınak Kilisesi Londra


Tarihten taşan bir gölge
Tapınak Şövalyelerinin tarih sahnesinde kaldığı süre aslında çok uzun değil: yaklaşık iki yüz yıl. Fakat bu kısa ömür, bıraktıkları mirasın gücünü azaltmadı. Onlar bir yandan Orta Çağ’ın en disiplinli askerleri, diğer yandan da Avrupa’nın ilk finans uzmanları olarak tarihe geçtiler. Ölümcül bir siyasi oyunun kurbanı olmaları ise hikâyelerini daha da dramatik ve unutulmaz kıldı.

Bugün isimleri hâlâ “gizem”, “güç”, “kayıp sırlar” gibi kavramlarla yan yana anılıyorsa, bu yalnızca tarihin değil, insan hayal gücünün de bir başarısıdır. Çünkü Tapınak Şövalyeleri, gerçeğin efsaneye dönüştüğü nadir örneklerden biridir.