Galileo’nun gerçekten Engizisyon mahkemesinden çıkarken “Eppur si muove - Yine de dünya dönüyor” deyip demediğini bilmiyoruz. Büyük ihtimalle bu söz, sonradan ona yakıştırıldı. Ama açıkçası bunun çok da önemi yok.

Önemli olan şu:
Galileo, dünyanın döndüğünü biliyordu. Hatta daha doğrusu, onu teleskobuyla görmüştü. Ama gördüğünü savunamadı. Çünkü ondan beklenen şey görmek değil, dayatılan öğretiyi uygun biçimde anlamasıydı.

Ona söylenenler şunlardı:
“Yanılıyor olabilirsin.”
“Henüz erken.”
“Yanlış anlıyorsun!”

Galileo hayatını kurtarmak için geri adım attı. Söylediklerini geri aldı.
Ama dünya dönmeye devam etti.

Belki de kendi kendine itiraf ettiği şuydu:
Dünya dönüyor; ama ben bunu artık söyleyemiyorum.


Bu öykü beni hep düşündürmüştür. Çünkü Galileo’nun yaşadığı şey yalnızca bilimsel bir çatışma değildi. Anlama ile sezme arasındaki kadim gerilimdi.

Galileo önce sezdi. Sonra baktı. Ve sonra anladı.

Ama sistem ondan, gördüğünü söylemeden önce susmasını; sezdiğini güvenli bir yere kilitlemesini istedi.

Meğer bana nasıl bakacağım da öğretilmiş
Ben bugün hâlâ benzer bir yerde durduğumuzu hissediyorum. Bugün artık kimse bizi Engizisyon Mahkemesi’ne çıkarmıyor. Ama neyi nasıl bileceğimizi, ne zaman susacağımızı ve ne zaman ‘anladık’ sayılacağımızı belirleyen daha görünmez mekanizmalar var.

Bize küçük yaştan itibaren hep şunu öğrettiler ve dayattılar:
“Anla.”
“Öğren.”
“Bil.”

Bunlar elbette kıymetli. Ama zamanla fark ettim ki, anlamak çoğu zaman bir kapanış gibi öğretiliyor.

“Bunu anladıysan geç.”
“Anlamıyorsan ezberle.”
“Ama durma.”


Kimse bize bir şeyle bir süre anlamadan da yaşayabileceğimizi, izleyebileceğimizi ve cevabı olmayan soruların da insanı büyüttüğünü öğretmedi…
Ben kendi payıma uzun süre, dünyaya kendimce bakmakta olduğumu sandım; Meğer bana nasıl bakacağım da öğretilmiş. Aynı şeye bakan insanların bambaşka şeyler görmesinin tehdit gibi algılanması da öğretilmiş.

Her birimiz öyle bir şekillendirildik ki, gördüğümüzü sanıyoruz ama görmeye alıştığımızı tekrar ediyoruz. Belki de en büyük yanılgımız, dünyanın bize her zaman net cevaplar borçlu olduğunu sanmak.

Bazı şeyler çözülmek için değil, bir süre taşınmak için var
Benim bilgiyle ilişkim de zamanla değişti.

Eskiden bilgi, sahip olunacak bir şey gibiydi. Şimdi daha çok, dikkatle yaklaşılan bir alan gibi. Bildiklerimin ne kadar az olduklarını fark ettikçe ve bunu kabullendikçe, daha sakin biri olduğumu da fark ettim. Artık her konuda bir fikrim olmak zorunda hissetmiyorum.
Bu da çok rahatlatıcı. Tuhaf bir özgürlük.

Bir de sezgi meselesi var.
Uzun süre “kanıtı yok”, “ölçülmez”, “kişisel” diye onu ciddiye almadım. Ama hayatımdaki dönüm noktalarını düşündüğümde, en doğru kararları verdiğim anların, en çok düşündüğüm anlar olmadığını fark ettim.

Çoğu zaman bir şey yerine oturmuştu. Açıklayamıyordum belki, ama hissediyordum.

Bugün bilim bile bize şunu söylüyor: “Her şeyin bir düzeni var; ama o düzen her zaman bizim öngörümüze teslim olmuyor.”

Belki de hayatın bize bıraktığı alan tam da burasıdır.

Belirsizlikten hâlâ korkuyorum.

Bunu inkâr etmiyorum. Ama artık biliyorum ki, belirsizlikten kaçmak için aceleyle kurulan kesinlikler, içselleştiremediğim kural ve hükümler beni daha çok yoruyor. “Henüz bilmiyorum” diyebildiğimde, hayatla daha dürüst bir ilişki kuruyorum. Bazı şeyler çözülmek için değil, bir süre taşınmak için var.

Rekabetle büyüdük. Karşılaştırıldık, sıralandık, ölçüldük. Kazandım ve kaybettim. Ama şunu gördüm: Sürekli yarışan insan, yanındakini duymakta zorlanıyor.

Oysa birlikte düşünmenin, birlikte susabilmenin, aynı sorunun etrafında durabilmenin
başka bir dinginliği var.

Belki de mesele şu: Eğitim bizi dünyayı hemen anlamaya zorluyor. Anlamıyorsak da, kapatmaya.

Ama dünya çoğu zaman anlaşılmak istemiyor. Sadece bakılmak, dinlenmek, hissedilmek istiyor.



Daha dingin bir dünya
Galileo’nun trajedisi de buydu belki: Gördüğü şeyin, henüz söylenebilir olmaması.

Ben de artık dünyayı hemen açıklamak yerine, dünyayla ilişki kurmayı istiyorum.

Her soruyu kapatmak yerine, bir süre taşımayı. Çocuklara ve torunlarıma da bunu öğretmeyi istiyorum.

Belki daha dingin bir dünya, böyle başlar.

Büyük cümlelerle değil.

Ama bazen fısıldanan bir cümleyle:
Ama yine de dönüyor.”