Haber fotoğrafı: ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower
1952 ve 1956 ABD Başkanlık seçimlerinde Adlai Stevenson II ile Dwight D. Eisenhower iki kez karşı karşıya geldiler. Her iki seçimde de kazanan Eisenhower oldu.
Neden?
Bugün geriye dönüp baktığımızda, aslında yalnızca iki adayın değil, her dönemde ve her coğrafyada tekrar eden bir hikâyenin yeniden sahnelendiğini görürüz.

Adlai Stevenson II
Stevenson ABD başkanlığına aday olmadan önce Illinois Valisiydi. Hukukçuydu, diplomattı; ABD Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapmış, Birleşmiş Milletler’in kuruluş sürecinde Amerikan delegasyonunda yer almıştı. Köklü, eğitimli, devlet geleneği olan bir aileden geliyordu. Dedesi ABD başkan yardımcısıydı. Açıkçası elitti ve bunu hiç gizlemiyordu.
Eisenhower ise II. Dünya Savaşı’nda Müttefik Kuvvetler Başkomutanı olmuş, ardından NATO’nun ilk Avrupa Başkomutanlığı görevini üstlenmişti. Mütevazı bir aileden geliyordu. Entelektüel bir figür değildi ama büyük organizasyonları yönetme konusunda tecrübeliydi. Onun becerisi kitaplardan değil, yaşanmış krizlerden geliyordu.
Aynı dönemin insanlarıydılar ama aynı dünyanın çocukları değillerdi.
İki soru, tek sandık
Stevenson siyaseti bir ahlâk sınavı olarak görüyordu. Kazanmak için basitleşmeyi, kutuplaştırmayı, düşman icat etmeyi, slogana sığınmayı asla tercih etmeyecek bir yapısı vardı. Bilmiyorsa “bilmiyorum” derdi. Seçim konuşmalarında ironi kullandı, ayrıntılara girdi, seçmenin zekâsına güvendi ve onu yukarıya çağırdı. Bu siyasette pahalı bir tercihtir.

Dwight D. Eisenhower
Eisenhower ise derinlik vaat etmedi. Kitlelere anlayacakları dilden konuşuyordu. Detaydan kaçınıyor, ekonomi anlatmıyor ama güven veriyordu. Karmaşık sorulara sade cevaplar sunuyordu. Soğuk Savaş’ın başındaki Amerika için bu yeterliydi. Çünkü 1952’de Amerikan seçmeninin asıl sorusu şuydu:
— Beni kim güvende hissettirecek?
Stevenson ise başka bir soruya cevap vermeye çalışıyordu:
— Daha iyi bir ülke nasıl olur?
Bu iki soru aynı sandıkta yarışamazdı.
Doğruyu söylemenin bedeli
Bir gazeteci Stevenson’a ekonomik programını ve vergiler hakkında ne düşündüğünü sorduğunda durdu, düşündü ve dürüstçe konuştu:
— Bu programları uygulamak için vergileri artırmamız gerekebilir.
Ertesi gün bütün gazetelerde manşet buydu.
Ve Kasım 1952’de Eisenhower ezici bir çoğunlukla kazandı.

Jimmy Carter
İroni şuradaydı: Eisenhower iktidara geldikten sonra Stevenson’a çok yakın bir ekonomik çizgi izledi. Ama bunu söyleyerek seçilmedi. Bu örüntü tarihte defalarca tekrarlandı.
1945’te savaşın galibi Winston Churchill, sandıkta kaybetti. Seçmen artık zafer nutuklarını değil, savaş sonrası hayatı duymak istiyordu.
1980’de Jimmy Carter dürüsttü ama ülkesini rahatlatamıyordu; Ronald Reagan karmaşık sorunları basitleştirdi, seçmeni güldürdü ve kazandı.

Ronald Reagan
Gerçeğin taşınamadığı yer
Ve sonra 1990’lar Rusya’sı geldi. Sovyetler Birliği çöktüğünde Rus halkı tarihte belki de ilk kez, özgürlükle kaos arasında ayrım yapamayacak kadar yorgundu. Reformlar konuşuluyor, piyasa anlatılıyor, demokrasi sözcükleri havada uçuşuyordu. Ama sokakta yaşanan şey farklıydı: maaşlar eriyor, suç artıyor, gelecek belirsizleşiyordu.
Boris Yeltsin doğru şeylerin çoğunu söyledi. Piyasa, özgürlük, Batı ile entegrasyon… Ama bu doğruları taşıyamadı. Toplum, doğruların ağırlığı altında ezildi. Demokrasi, halkın zihninde özgürlükle değil, aşağılanmayla eşleşti.
Ve sonra biri çıktı. Detay anlatmadı. Program yazmadı. Sadece şunu vaat etti: düzen.
Vladimir Putin
İşte Vladimir Putin’in yükselişi, Stevenson’ın kaybedişinin başka bir coğrafyadaki yankısıydı. Gerçek karmaşıktı ama basit bir duygu galip geldi: “Beni rahatlat.”
Sessiz kapanış
Demek ki siyasette sorun vergileri artırmak, reform yapmak ya da acı reçete sunmak değildir. Sorun, bunları kimin, nasıl ve ne zaman söylediğidir. Tarih boyunca pek çok seçim sandıkta değil, gerçeğin sunuluşunda ya da gizlenişinde kazanılmış ya da kaybedilmiştir.
Stevenson yanlış olduğu için kaybetmemişti. Doğruyu, insanların duymak istemediği bir anda söylediği için kaybetmişti. Çünkü seçmen doğruyu söyleyen adayı değil, doğruyu taşıyabileceğine inandığı adayı seçer.
Bu her zaman böyle midir?
Evet, çoğunlukla öyledir. Bu paradoks da yeni değildir. Sokrates, demokrasinin tam da bu yüzden zor bir rejim olduğunu bilgiyi değil iknayı ödüllendirdiğini söylemişti.
Peki o zaman dünya tarih boyunca gerçeği gizleyenler tarafından mı yönetildi?
Kısa cevap: hayır.
Uzun cevap şudur: Dünya çoğu zaman gerçeği patırtıya boğabilenler tarafından yönlendirildi.
İktidar ile liyakat hiçbir zaman tam örtüşmedi. Dünya, gücü en çok isteyenler, en az tereddüt edenler, her şeyi en hızlı basitleştirenler tarafından yönetildi. Bilge kişi durur; hırslı kişi yürür. Kalabalık ise yürüyeni lider sanır.
Kriz zamanlarında bu daha da belirginleşir. Normal dönemlerde kurumlar, denge ve bilgi işler. Ama kriz anlarında bağıran, suçlayan, hız vaat eden öne çıkar. Tarih, krizlerin vasatları parlatan bir projektör gibi çalıştığı dönemlerle doludur.
Elbette dünyayı liyakatli insanlar da yönetti. Ama genellikle kısa sürelerle, zor koşullarda ve yoğun direnç altında. Ve çoğu zaman şu cümleyle hatırlandılar:
“İyi niyetliydi ama…”
Bu “ama”, tarihin en ağır sessizliğidir.
Sonunda şunu kabul etmek gerekir: iktidarlar yukarıdan inmez, aşağıdan çağrılır. Kalabalıklar kendilerine ders verenleri değil, kendilerini aşanları değil; kendilerini — bazen aldatıldıklarını bilseler bile — rahatlatanları seçerler. Bu bir ahlâk yargısı değil, bir insanlık hâlidir.
Ve belki de Stevenson’dan, Churchill’den, Carter’dan, Yeltsin’den kalan ortak miras şudur:
Gerçek çoğu zaman kazanmaz. Çünkü demokrasi bazen yalanı seçtiği için değil, gerçeği taşıyamadığı için yanılır.

Savaşın galibi Winston Churchill sandıkta kaybetti
Yine de şunu hatırlamak gerek; Churchill, 11 Kasım 1947’de, Avam Kamarası’nda şöyle demişti; “Democracy is the worst form of Government, except for all those other forms that have been tried from time to time.”






