Haber fotoğrafı: Elena Kovaçi Uygan ve yeni kitabı "Çaydanlık Gibi Olun"

Bazı kitaplar vardır, okumaya başladığınız anda gerek yazım dili gerekse içeriği ile sizi içine çeker. İşte, sevgili Elena’nın, ailesinin Selanik köylerinden İstanbul’a uzanan “yolculuğu” ile kendi anılarını aktardığı kitabı, tam da bu tanıma uygun… Samimi ve sohbet dilinde kaleme aldığı “Çaydanlık gibi olun” isimli kitabında, okuru 1800’lerden günümüze uzanan çok katmanlı bir zaman “yolculuğuna” davet ediyor. Bu yolculuk yalnızca Bulgar asıllı bir ailenin masalsı hikâyesi değil; eski İstanbul’un çok kültürlü dokusuna, azınlıkların gündelik yaşamına ve kaybolmaya yüz tutmuş bir sosyal hayata da açılan bir pencere.

Kitabın ikinci bölümünde Burgazada anılarına da yer veren Elena, bir zamanlar kapıların gece-gündüz kapanmadığı, evlere neredeyse sadece yatmak için girilen, eşsiz dostlukların yaşandığı o yaz dönemlerini, adaya duyduğu sevgiyi mizahı elden bırakmadan içten ve sıcak bir dille paylaşıyor…

 

Sevgili Elena, okurumuz seni her ay Şalom DERGİ’de yer alan ilginç yazılarından tanıyor. Ayrıca sosyal medyada da çok aktifsin. Anlatmak… yazmak… ve paylaşmak senin için ne anlam taşıyor?
Yapısal bir özellik olsa gerek. Eğitim gördüğüm yıllarda benim hep edebiyata yatkınlığım öne çıktı. Uzaklarla, iletişimin mektupla yapıldığı yıllarda sayfalarca mektup yazdığımı bilirim. Kitap okumaya bayılırdım. Kompozisyonlarım hep çok iyiydi. Hocalarımın teşviki ile romanı denedim, şiiri denedim ve anladım ki bende kurgu denen özellik yok. Ben sadece yaşadıklarımı iyi anlatabiliyordum. Facebook, bende mektup yazdığım yıllardan kalan boşluğu doldurdu. Üstelik geri dönüşler mektuplardaki gibi beklemeli değildi, anında karşı tarafın yorumunu alıyordun. Yaşadığım ilginç olayları, anılarımı sayfamda paylaştıkça, bir baktım ki, yazdıklarım geniş bir okuyucu kitlesince okunuyor, üstelik de bol beğeni alıyor, iyice keyif almaya başladım...

Kitabın içeriğinde, zorlu şartlarla olan mücadeleni(zi) mizahi bir dille aktarabilmişsin. Bu bir “meziyet” mi, yoksa öğrenilebilecek bir şey mi?
Hayat hiçbirimiz için kolay değil elbette, ama benim ailem/biz bir dönem korkunç bir girdabın içine düştük. Beş ay içinde ailenin tüm erkeklerini kaybetmekle kalmadık, hem hastalarımızın moralini yüksek tutmak hem de çocukların ruh sağlığını korumak için sağlam bir tiyatro oynadık. Hiçbir deneyimimin olmadığı bir aile şirketinin mesuliyeti kalmıştı üzerimde; bir yandan bu durumu kullananların istismar fırsatları, öte yandan cemaatimiz içindeki inanılmaz fırtınalı dönem ve dahası, bütün bu kıyametin içinde her şeye rağmen dik durmak zorundasınız. Mecburiyet öğretir derler ya, öğrendik belki, belki de bir kısmı meziyet, sabır… bilmem...



Benim değişmez bir mottom vardır. İş hayatına (mecburen) girdiğimde sık sık çalışanlarımdan biri şikâyete gelirdi ötekini bana. “Bakın,” derdim onlara, “Hiç karınca yuvasını izlediniz mi? Alt-alta, üst-üste, birbirlerini eziyorlar, basıyorlar, düşüyor, yuvarlanıyorlar, itiş-kakış. ‘Ayy şunlara bak’ dersiniz. Hayat da öyledir insanlar rekabet içinde, üstünlük, başarı, hırs… korkunç bir mücadele yaşanmakta. Bu durumda, siz her zaman kendinizi yüksekten karıncaları seyreden seviyede görün. İşte o zaman, aşağıdakilerin o mücadelesine daha bir itidalle (soğukkanlılık, ölçü) bakmayı öğreneceksiniz, hatta an gelecek sizi itip kakarlarken, ezerlerken bile verdikleri o mücadelelerini eğlenerek izleyeceksiniz…”

Hepimiz an gelir bir umutsuzluğa düşeriz. Elimiz ayağımız kesilir, korumasız, haksızlığa uğramış hissederiz ya kendimizi! Sakın! Kitapta, benim de herkes gibi aynı duygulardan geçerken yıllar içinde nasıl yoğrulduğumu, içine düştüğüm korkulardan nasıl sıyrılabildiğimi paylaşırken, yaşanmışlıklarımı, aldığım dersleri espritüel bir dille aktardım ve hayatın komik yanlarından hareketle okurun hoşça vakit geçirmesini hedefledim.
Hayat sizi zorladığında bu mottomu hatırlayın. Açın kitabın herhangi bir konusunu hem ruhunuzu gülümsetin, hem hatırlayın: kimse sizden iyi, sizden mutlu, sizden akıllı, sizden üstün değil. Hepimiz hayat yolunda kendimizce mücadele eden karıncalarız, itiş kakış bir şeyler başarmaya çalışan…

“Öküz sabrı lâzım” derdi anneannem, işte ondan bende var. Var da hiç mi taşmam? Mümkün mü, kafamda hare yok, ben de insanım. Ama hem o sabrım sayesinde, hem de hep mottom olmuş bu düşünce şeklim sayesindedir olgunlukla yaklaşabilmem her şeye.

İşte tam da bu nedenle kitabımın adı Çaydanlık Gibi Olun: “Gırtlağınıza kadar suda olsanız bile, yine de ıslık çalın!


Gila Erbeş ve Elena Kovaçi Uygan

Dönem kitapları ve özellikle anlatılar günümüzde çok önemli belge niteliği taşımakta. Ailenin yaklaşık iki yüz yıllık hikâyesini ve kendi anılarını derlerken nasıl bir yol izledin?
Anneannem masal bilmezdi. Bizi karşısına alır, ya köydeki yaşantısını anlatırdı ya da kayınvalidesi ile takışmalarını, yaşanmışlıklarını... Annem de öyle. Bu yaşa gelmek lazımmış demek ki, bazı şeyleri neden yüzeysel dinlemişiz de sormamışız onlara diye anlamak için. İşin kötüsü, bizim cemaatte de yazma alışkanlığı hiç olmamış. Geçmiş hakkında bildiklerimiz hep kulaktan dolma, muhabbet ortamlarından duyma şeyler. Açıkçası birazcık da o nedenle kitabımın ilk öykülerinde hem ailemin hem ait olduğum Bulgar cemaatinin geçmişi hakkında bildiklerim, duyduklarım, okuduklarıma yer verdim. Sonrası zaten benim düşünce yapımı şekillendiren aldığım dersler, beni olgunlaştıran yaşanmışlıklar. Nasıl bir yol izlediğime gelince, hayat gittikçe o kadar sıkıntılı bir hal aldı ki, insan az buçuk ruhunu hafifletecek bir şeyler arar oldu. Onun için yazılarımı bir filozof bilgeliği ile değil, sohbet dilinde ve nüktedan bir yaklaşımla yapmaya özen gösteririm ki, hem okuyucunun ilgisini canlı tutayım hem de eğlendireyim!

Kitabın ikinci bölümü Burgazada’ya ayrılmış. Neden Burgaz?
Çünkü biz adalılar için yılın dörtte birini ada hayatı teşkil ediyor. Üstelik şehir hayatına nazaran çok daha yavaş korozyona uğrayan bir hayat vardı orada. Eski eğlenceler, eski dostluklar, birlik ruhu, dayanışma, kaygısız günler… Bunların yapısında da öylesine ilginç karakterler vardı ki! Onların da kayda geçmesi lazım! Allahtan adalarla ilgili kitaplar da var, kimi roman kimi belgesel niteliğinde, insanlar dağarcıklarındakileri yazıya dökmüş. Farkımız, benim yazdıklarım da benim penceremden olanlar... İnanılmaz renkli bir yaşantı var orada. Üstelik küçük bir ada olduğundan, neredeyse herkes birbirini tanırdı, gece-gündüz kapıların kilitlenmediği bir dünya vardı Burgaz’da. Şükür ki, ada hayatı biraz azalmış da olsa, halâ, biz eskilerin koruyucu yapısı sayesinde eski masumiyetini, eski sahiplenme duygusunu muhafaza etmekte.

Okura anlatmayı düşündüğün başka ilginç ve komik hikâyelerin var mı?
Olmaz mı? Sorularından birinde sen de işaret etmişsin, sosyal medyada çok aktif olduğumu. Gerçekten de yazmış da yazmışım! Takside şoförle ilginç bir muhabbetim olmuş, yazmışım... Hayatımda karşılaştığım en yakışıklı iki erkekten biri demişim Castro için, yazmışım... Evimize giren hırsızları polis evime getirmiş tatbikata, yazmışım... Hem Burgaz için hem ikinci bir kitap için bir o kadar, hatta fazlası bile, malzemem hazır neredeyse, yeter ki okuyucu beğensin, okurken eğlensin, hoşça vakit geçirsin!