Haber Fotoğrafı: "Kaplan Şehir" Oslo
Bazı şehirlerin isimleriyle özdeşleşmiş lakapları vardır, Paris – Işıklar Şehri, Roma – Ebedi Şehir, Venedik – La Serenissima gibi. Bu lakapların kimi huzuru, kimi gücü, kimi de asırlık ihtişamı temsil ediyor. Bu yazımda, şehirlerin takma adlarının ardındaki ikonik hikâyelerine doğru keyifli bir yolculuğa çıkıyoruz.
Oslo – “Kaplan Şehir”
Norveç’in başkenti Oslo’nun “Kaplan Şehri” lakabı, 19. yüzyılda Norveçli şair Björnstjerne Björnson’un, başkent ile ülkenin kırsal bölgelerini bir “kaplan ile at” mücadelesine benzettiği bir şiirinden doğmuş. Oslo’nun merkezinde yer alan bronz kaplan heykeli, şehrin özgüvenli ve dinamik ruhunu simgeliyor. Fiyortların dingin manzaraları ve çağdaş mimarisi ile kuzeyin sakin başkenti Oslo, fırsatlarla dolu enerjik bir “kaplan” gibi yoluna devam ediyor.

Tokyo – “Yükselen Güneşin Ülkesi”nin Kalbi
Bu lakap, ülkenin eski adı olan Nihon veya Nippon kelimesinden geliyor. Anlamı “güneşin doğduğu yer”. Eskiden küçük bir balıkçı kasabası olan Tokyo’nun eski adı “Edo” idi. 1923 depreminde yıkılan, II. Dünya Savaşı’nda ABD’nin attığı bomba ile yerle bir olan Tokyo, günümüzde 38 milyonluk nüfusu ile adeta küllerinden doğarak büyük gelişmeler göstermiştir. Geleneksel Japon kültürünün geleneklerini, yüksek teknolojisiyle modernliği harmanlayan, geçmişle geleceği kucaklayan bu metropol, bu lakabı hak ediyor.
Venedik – “En Mutlu, Huzurlu Yer”
“La Serenissima” yani “En mutlu, huzurlu yer” anlamına gelen bu unvan, büyüleyici bir cazibeye sahip olan bu şehre çok yakışıyor. Yüzyıllar boyunca sanatçılar, şairler, filozoflar, besteciler buraya gelerek, Venedik’in güzelliğinden, hüznünden etkilenerek birçok sanat eserine imza atmışlardır. Yüzlerce ressam Venedik’in yalnız bir semtini değil, her tarafını resimlerinde konu almıştır. Monet’nin, Turner’in, tuvallere yansıyan günbatımı renkleri, canlı, çarpıcı, alışılmamış bir sarı, altın rengi, pembe, alev kırmızısı, kızıldır. Bazen bulutlar bile bu renklere boyanırlar. Verdi, Wagner, Rossini, Mozart gibi besteciler, Goethe, Lord Byron, Théophile Gautier, Chateaubriand gibi yazarlar Venedik’in büyüsüne kapılıp en güzel eserlerini yaratmışlardır.

Atina – “Menekşe Taçlı Şehir”
“Menekşe Taçlı” nitelemesi, Atina’nın akşam vakti aldığı o benzersiz renkten geliyor. Güneş, gün batımına doğru yavaşça inerken, şehir lavanta ve menekşe tonlarına bürünüyor.
Bugün Atina, modern kargaşanın ortasında bile bu şiirsel lakabını yaşatıyor. Eski ile yeninin iç içe geçtiği sokaklarında yürürken, Plaka’nın taş yollarında geçmişin izlerini takip ederken ya da Lykavittos Tepesi’nden menekşe tonlarına bürünen şehri izlerken, bu lakabın ne kadar yerinde olduğunu hissediyorsunuz.
Dubai – “Çölün İncisi”
Elli yıl önce Basra Körfezi kıyısında inci avcılığı ve küçük ticaretle geçinen bir liman olan Dubai, bugün modern dünyanın en iddialı şehirlerinden biri. Modernlik ile Arap kültürünün dokusunu birleştiren Dubai’nin “Çölün İncisi” lakabı ise hem geçmişteki doğal incilerine hem de kumların ortasında yükselen bu ışıltılı şehre atıfta bulunuyor. Petrol keşfiyle başlayan dönüşüm, gökyüzünü delen Burj Khalifa’dan yapay adalara kadar uzanan bir vizyonla devam etti. Sanata verdiği önemle peş peşe açılan Louvre gibi önemli müzeler, sanat bienalleri ile adından bahsettiriyor.
Kahire – “Bin Minareli Şehir”
Nil’in bereketli kıyılarında yükselen Kahire, yüzyıllardır hem İslam dünyasının kalbi hem de Afrika’nın en büyük metropolü. “Bin Minareli Şehir” lakabı, gökyüzüne doğru uzanan sayısız cami minaresinden geliyor. El-Ezher, Sultan Hasan ve Muhammed Ali Paşa Camii gibi yapılar, şehrin siluetini adeta bir dantel gibi işliyor. Bazı şehirlerin birden fazla lakapları olabiliyor. Kahire’nin diğer bilinen lakabı “Dünya’nın Annesi”dir. Kadim dönemlerin izlerini taşıyan, sıra dışı hazinelere ev sahipliği yapan şehir, tarihin tüm evrelerinde olduğu gibi bugün de önemli bir metropoldür. Çarşılarının renkli karmaşası ile farklı bir tezat yaratan Giza Piramitlerinin sessizliği ziyaretçilerini her daim büyülemeye devam ediyor.

İstanbul – “Şehirlerin Kraliçesi”
Yedi tepe üzerine kurulu, iki kıtayı birbirine bağlayan, üç imparatorluğa başkentlik yapmış eşsiz bir konuma sahip olan İstanbul, Ayasofya’nın kubbesinden Galata Kulesi’ne, Boğaz’ın mavi sularından Kapalıçarşı’nın labirent sokaklarına kadar her köşesi tarih ve kültürle bezeli bir şehirdir. Doğu ile Batı’nın, gelenek ile modernliğin uyumu, sabah ezanıyla kilise çanının yankısı, bu şehrin çok sesli ruhunu yansıtıyor. İstanbul coğrafi konumu, tarihî kimliği, dinamikliği ve nefes kesen güzelliğiyle insana yaşadığını hissettirir.
“Allah ve insan, tabiat ve sanat orada birleşmiş ve insan gözünün görebileceği en güzel manzarayı oraya yerleştirmiş.” İstanbul hayranı yazar Lamartine, böyle övmüş İstanbul’u yazılarında.
Bolonya – “La Dotta, La Grassa, La Rossa”
Bu üç lakabı çok güzel taşıyor, İtalya’nın Emilia-Romagna bölgesindeki Bolonya şehri. “La Dotta” yani “Bilgeli” unvanı, 1088’de kurulan ve dünyanın en eski üniversitesi sayılan Bologna Üniversitesi’nden geliyor. “La Grassa” yani “Tombul” lakabı ise şehrin mutfak kültürüne; taze makarnalarına, ragù sosuna ve Parmigiano Reggiano’suna gönderilen bir selam. “La Rossa” yani “Kızıl” ise, hem Orta Çağ’dan kalma kırmızı kiremitli çatılarına hem de tarih boyunca süregelen politik kimliğine işaret ediyor. Bolonya şehri bilgeliğiyle aklı, lezzetiyle ruhu, rengiyle gözleri fethediyor.

Barselona – “Barna”
Barselona, Mimar Antoni Gaudi’nin yaratıcı izleriyle dolu sokakları ve binaları olmadan tarif edilemez. Barselona, Katalanların sevgiyle kısalttığı “Barna” adıyla şehir hayatının enerjisini ve Akdeniz’in sıcaklığını bir arada sunuyor. Bu lakap, sadece bir kısaltma değil, aynı zamanda şehrin samimi ve günlük yüzünü temsil ediyor. Katalan kültürünün kalbi burada atarken, modern sanat galerileri ve canlı gece hayatı genç ruhlara ev sahipliği yapıyor. Barna, tarihi ve çağdaş yaşamı iç içe geçirerek ziyaretçilerine sıcak, samimi bir atmosfer sunuyor.
Roma – “Ebedi Şehir”
Harabelerinden tarih, sokaklarından mitoloji fışkıran Roma şehri, yani La Città Eterna “Ebedi Şehir” tanımı, Roma’nın imparatorluk döneminde ulaştığı kudret ve kültürel etki sayesinde ortaya çıkmış. Ancak Roma’yı “ebedi” kılan yalnızca tarihî mirası değil, aynı zamanda sürekli dönüşerek modern çağı yakalayabilmesidir. Antik kalıntıların gölgesinde, scooter’larla yarışan gençler, modern kafelerde espresso yudumlayan yerel halk... Eskiyle yeninin bu uyumu Roma’nın ruhunu hep diri tutuyor. Çünkü “Ebedi Şehir” olmak, yalnızca uzun yaşamak değil; her çağa uyum sağlayabilmek demek. Ve Roma, bunu çok iyi başarıyor.

New York – “Asla Uyumayan Şehir”
Uzun zamandır dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan New York, birden fazla lakaba sahip olan şehirlerden. “Hiç Uyumayan Şehir”, “Gotham” ve “Big Apple” New York’a yakıştırılan isimlerden bazıları. Bu şehirde gece ile gündüz arasındaki çizgi neredeyse silinmiştir; 7/24 sokaklar her zaman kalabalık, ışıklar hep açıktır. Bu lakap, özellikle 20. yüzyıl başlarındaki müzikaller ve caz kültürüyle özdeşleşiyor. Frank Sinatra’nın ölümsüz “New York, New York” şarkısı da bu unvanı adeta mühürlüyor. Her an bir şeylerin olabileceği hissi, New York’un DNA’sı olmuş durumda. Burada zaman durmaz; fırsatlar, ilham ve yenilik daima hareket halindedir. Bu da şehri, yalnızca bir yaşam alanı değil, aynı zamanda sınırsız olasılıklarla dolu bir sahneye dönüştürür. Kimi kaynaklar New York için “Büyük Elma” isminin ilk kez 1800’lü yıllarda kullanıldığını ileri sürüyor. Rivayete göre ise, şehir bu sıra dışı takma adı 1930’lardaki kriz döneminde, kentin dışındaki elma bahçelerinden almış. Ancak bu konudaki en yaygın görüş, lakabın kökeninin 1920’lerde spor yazarı John J. Fitz Gerald tarafından at yarışları hakkında kaleme alınan “Around The Big Apple” isimli köşe yazısına dayandığı şeklinde.
Paris – “Işıklar Şehri”
Paris, 17. yüzyılda sokaklarını sistemli şekilde aydınlatan ilk şehirlerden biri olarak da fiziksel anlamda ışığın öncüsü oldu. Ancak “Işıklar Şehri” unvanı yalnızca Louvre’un, geceleri dahi büyüleyen cam piramidi ve Eyfel Kulesi’nin her saat başı parlayan binlerce lambasıyla parıldayan bu göz alıcı gece manzarasına dayanmıyor. Bu lakap, 18. yüzyılda Paris’in Aydınlanma Çağı’nın merkezi haline gelmesiyle doğmuş; bilim, sanat ve felsefede tüm Avrupa’ya ilham veren bir şehir olmasından kaynaklanıyor. Sanatın kalbinin attığı yer olan Paris, yabancıların yanı sıra Abidin Dino, Fikret Mualla, Yahya Kemal Beyatlı, Hıfzı Topuz, Adnan Saygun gibi Türk aydınları için de bir çekim, bir buluşma yeri olmuştur. Paris’e gitmek, özgürlüğe adım atmak olarak görülüyordu, Osmanlı aydınları, edebiyatçıları ve sanatçıları tarafından. “Işık”, burada hem gerçek hem de mecazi bir anlama sahip. Bir yanda bilim, sanat ve düşünce dünyasına yön veren entelektüel aydınlanma, diğer yanda sokakları, köprüleri ve anıtları aydınlatan gerçek ışıklar... Paris, bu ikisini zarif bir şekilde birleştirerek “La Ville Lumière” lakabını sadece bir tanım değil, adeta bir yaşam biçimi haline getirmiş.

Ushuaia – “Dünyanın sonu”
Bazı şehir lakaplarının ilginç hikâyeleri var. Örneğin, Arjantin’in Ushuaia şehrine verilen bu ilginç lakap gayet yerinde gözüküyor, çünkü şehir gezegenimizin en güney noktasındaki yerleşim yeri. Bu nedenle “El Fin del Mundo” olarak anılıyor. Ushuaia’nın tarihi, binlerce yıl öncesine dayanan Yaghan yerlilerine kadar uzanır. 19. Yüzyılda Arjantin hükümeti tarafından bir ceza kolonisi olarak kurulan bu şehir, zamanla önemli bir liman kentine dönüşmüştür. Tierra de Fuego takımadalarında yer alan Ushuaia, gezginler için adeta bir macera kapısı olan bu bölge, buzulları, vahşi doğası ve Antarktika’ya açılan geçidiyle dikkat çeker. Ziyaretçiler, burada doğanın gücünü hissedebilir ve tarihî dokuyu keşfedebilir. Ushuaia, sadece coğrafi konumuyla değil, aynı zamanda kültürel zenginlikleriyle de ilgi odağıdır.
Bence herkesin bir şehre yakıştırdığı, kendine göre bir lakabı vardır. O şehrin hissettirdikleri, düşündürdükleri, hayallerini süslediği, anımsattıkları, yaşanmışlıkları kişiye özel olabilir. Ben yaşadığım şehre de gezdiğim şehirlere karşı da aşırı duyarlıyım. Bir şehir beni mutlu edebilir hatta tutku ile bağlanabilirim, bazen de tam tersine huzursuz, mutsuz ederler, üstüme üstüme gelirler. Havası, kokusu, mimarisi, kültürü her şeyi mühimdir bir şehrin, kendinizi ait hissedebilmeniz için. Hiç düşündünüz mü; İnsanlar, yazar çizerler, neden bu şehri değil de öteki şehirle özdeşleşirler ve etkisinde kalırlar… Kent-insan, doğa-insan ilişkileri, etkileşimler ve doğurduğu sonuçlar, gerçek bir muammadır.






