Kapak fotoğrafı: Nabati Tapınağı
Nabatîler kimdi…
Nabatîler M.Ö. 4. – M.S. 2. yüzyılları arasında Fırat’tan Kızıldeniz’e kadar uzanan Suriye’yle Arabistan arasındaki vahalarda “Nebate” isimli alanda yaşamış kadim semitik, başlangıçta göçebe/yarı göçebe, Arap kabileleriyle ilişkili bir topluluk olarak ortaya çıkmış, zaman içinde son derece gelişmiş şehirli ve ticari bir krallığa dönüşmüş bir toplumdu.
Bölgede ön plandaydılar. Krallıkları ticaret odaklıydı. Dönemin Greko-Romen tarih kayıtlarında, bağımsızlıklarına düşkün bir millet olarak anlatılan Nabatîler, M.S. 106 yılında İmparator Trajan döneminde Roma’nın hakimiyeti altına girdiler. Bizans dönemindeyse çok tanrıcılıktan Hristiyanlığa geçtiler. Nabatîlerin kullandığı yazı sistemi, Aramice kökenli Nabatî yazısıydı, ancak konuştukları dilin Arapça ile çok yakın ilişkisi vardı. Nabatî yazısı zaman içinde Arap yazısının gelişiminde önemli bir aşama oluşturmuş, böylece Arap tarihinin gelişiminde Nabatîlerin önemli bir yeri olmuştur.
Petra antik kentinde bir manastır
Başkent Petra
Başkentleri Petra (Reqmu) M.Ö. 312 yılında inşa edilmiş. Adını, Yunanca kaya anlamına gelen “petros” kelimesinden almış. Burası, yüzyıllardır dünyayı büyüleyen bir UNESCO Dünya Mirası Alanı’dır. 2007 yılında Dünya’nın yeni 7 harikasından biri olarak seçilmiştir. Petra, kayalara oyulmuş mimarisi ve zengin tarihiyle oldukça geniş bir arkeolojik alan, tüm bunların yanı sıra Hollywood için de 70’li yıllardan bu yana çok özel film seti olmuş. “Indiana Jones”, “Mumya Geri Döndü” gibi pek çok tanınmış filme ev sahipliği yapmış. Korint sütun başlıkları, frizler, figürler ve karmaşık şekilli dekoruyla en çok dikkat çeken, yaklaşık 40 metre yüksekliğindeki kayalara oyulmuş El Hazne… Gizemini sürdüren El Hazne’nin yapısında, yerel efsaneye göre bir firavunun hazinesini gizleyen cenaze vazosu da yer almakta. 
Petra antik kentinin simgesi El Hazne (Hazine), yaklaşık 1 km'lik dar bir geçitten sonra aniden belirir
Geçirdiği bir dizi depremler sonucunda yağmalanmış, şehrin bir kısmı yıkılmış ve Bizans döneminde ise büyük ölçüde kaderine terk edilen bir şehir olmasına rağmen, Nabatîlerin bir işçilik ve mimari harikası olan Hazine binası gelen tüm gezginlerin vazgeçilmez uğrak noktası. Petra Antik Kenti, pek çok gezgin için “ölmeden önce görülmesi gereken yerler” listesinin ilk sıralarında yer alıyor. Pembe, kırmızı, sarı ve turuncu kayaların renginden dolayı “Pembe Şehir” olarak da bilinen bu kent, gizem, efsane ve en önemlisi hayranlık uyandıran bir mekân.

Petra, oyulmuş olduğu kayaların renginden dolayı Gül-Kızılı Şehri olarak da bilinir
Nabatîlerin başkenti Petra 400’lü yıllardan sonra deprem ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle gözden düşmüş, zaman içinde unutulup gitmiş. 1812 yılında İsviçreli bir kâşif Johann Burckhardt tarafından yeniden keşfedilen antik kent, zamanla antik kum katmanlarının arasında kaldığı için “Kayıp Şehir” diye de tanımlanıyor. Hakkında pek çok efsane bulunan ve hikâyelerinde gizem barındıran antik şehir hakkında en ilginç bir iddia ise şu; Kanadalı arkeolog ve İslam tarihçisi Dan Gibson, hadis ve bazı diğer kaynaklardaki ifadeler sebebiyle Hz. Muhammed’in Petra’da yaşadığını ve daha sonra Medine’ye göç ettiğini söyler. Ona göre, Kur’an’da bahsedilen “bekke” veya “mekke” sözcükleriyle ifade edilen kıble ve nerede olduğu konusunda tartışmalar bulunan Mescid-i Haram (yasak toplanma yeri) Petra’daydı

Petra
Musa Peygamber, Mısır’dan çıkardığı İsrailoğulları’nı çölden geçirirken asasını bir kayaya vurur ve kayadan on iki pınar çağlar. Ürdün’ün güneybatı çölünde yer alan Petra, Araplar için, Musa’nın asasını kayaya vurduğu yermiş. Bu nedenle buraya Vadi-i Musa da deniliyor.
Nabatîlerin gizemli gücü
Arap Çölü’nün kurak ortasında, doğrudan kayalara oyulmuş bir şehir yükseliyordu. Ne bir nehir vardı ne de kalıcı bir vaha. Yine de yüzyıllar boyunca burada insanlar yaşadı, ticaret gelişti ve büyük bir zenginlik oluştu. Hegra (diğer adıyla Medâin Sâlih) Başkent Petra’nın daha az bilinen kardeşi ve Nabatî uygarlığının en önemli şehirlerinden biriydi. Peki çölü kendi lehlerine çevirmeyi başaran bu insanlar kimdi? Fetihle değil, ticaretle yükselen bir halk olan Nabatîler, bir imparatorluğu ordularla kurmadılar. Güçlerini ticaretten aldılar. Toprakları, Mısır, Akdeniz, Arabistan ve Doğu’yu birbirine bağlayan kervan yollarının tam üzerindeydi. Coğrafyalarını bir iş modeline dönüştürdüler; düşük vergiler, korunan ticaret yolları ve güvenli kervan konaklama noktaları... Tüccarlar Nabatî topraklarını tercih ediyordu çünkü buralarda ticaret yapmak çok daha kolay ve güvenliydi. Ancak onları ayakta tutan yalnızca ticaret değildi, su yönetimiydi. Nabatîler, çöl şartları için olağanüstü bir su mühendisliği sistemi geliştirmişti; ani selleri yavaşlatan bentler, kayalara oyulmuş su kanalları, yer altı sarnıçları ve uçurumların içine gizlenmiş su depoları... Çölde nadiren yağan yağmuru topluyor, aylarca, hatta yıllarca saklayabiliyorlardı. Başkalarının susuzluktan yaşam mücadelesi verdiği yerde, onların şehirleri gelişip büyüyordu. Antik çağ yazarları bundan, büyük bir hayranlıkla söz eder. Hatta bazıları, Nabatîlerin çölün içinde kaybolabildiğini, düşmanlarını ise susuz ve erzaksız bırakarak çaresiz duruma düşürebildiğini anlatır. Göçebelikten imparatorlukların hedefi olmaya...

Kumtaşı kaya mezarı
İronik bir şekilde, Nabatîlerin başarıları zamanla zayıf noktalarına dönüştü. Kervan ticaretinden gelen büyük servet ile birlikte Nabatîler giderek daha yerleşik bir yaşam benimsedi. Şehirler büyüdü, zenginlik belli merkezlerde toplandı ve esnek yaşam tarzları taş yapılara dönüştü. Milattan sonra 106 yılında Roma İmparatorluğu, Nabatî Krallığı’nı büyük bir savaşla fethetmedi, sadece imparatorluğa ekledi. Ama asıl yıkıcı değişim bundan sonra yaşandı. Ticaret yolları değişti, kervanlar artık Petra ve Hegra’dan geçmemeye başladı. Ticaret durunca şehirlerin de yaşam kaynağı kurudu. Ve insanlar yavaş yavaş bu şehirleri terk etti. Peki Nabatîlere ne oldu? Büyük bir felaketle ortadan kaybolmadılar. Zaman içinde önce Roma, ardından Arap toplumları içinde asimile oldular.

Bizans Kilisesi'nde Bizans mozaiği
Sonuç
Dilleri kayboldu, siyasi kimlikleri yok oldu ve çöl topraklarını geri aldı. Geriye ne kaldı? Bugün geriye, kayalara oyulmuş görkemli cepheler kaldı. Sessiz... Anıtsal... Ve şaşırtıcı ölçüde iyi korunmuş durumda. Bu kalıntılar şunu hatırlatıyor: Güç her zaman ordulardan gelmez, hayatta kalmak bazen bir mühendislik meselesidir ve en zorlu çevre koşulları bile doğru bilgi ve teknolojiyle aşılabilir, en azından bir süreliğine.
Nabatîler çölle savaşmadılar. Onunla bir uzlaşma yaptılar. Ve bu asırlarca sürebildi.






