Yabancılaşma

Yabancılaşma
Felsefe

Yabancılaşma

Dünyanın en büyük analiz ve danışmanlık şirketi Gallup’ın 2012 yılında dünya çapında yaptığı bir araştırmaya göre, çalışanların %87’si kendilerini işlerine yabancılaşmış hissediyor. Yani, işlerine bağlı hissetmiyorlar, motive değiller ve çaba harcamıyorlar. Hayatımızın çok büyük bir bölümünü çalışarak geçiriyorsak işte mutsuz hissetmemiz hiç de hafife alınmaması gereken bir sorundur. Bugünkü mutsuzluğumuzu çok önceden, 1844’de öngörebilmiş bir figür vardır: modern çağın dâhilerinden Karl Marx.

Kapitalizm üretici gücü uyandırdı
Marx’tan daha önce, “Kuşkunun Ustaları” isimli yazımda bahsetmiştim. Aynı yazımda, modern yaşamın önceki dönemlerden ne kadar farklı olduğunu yazmıştım. Modern çağda yaşamın önceki çağlardan daha iyi olduğu apaçık ortada. Farklı alanlardaki modern teknolojiler sayesinde ömrümüz uzadı, uzak diyarları ziyaret edebilmeye başladık, küresel olarak hiç olmadığı kadar birbirimize bağlıyız. Yediğimiz yemekten bile, geçmişin krallarından daha iyi yaşadığımız belli. Bütün bunları temelde kapitalizmin üretim devrimine borçluyuz. Karl Marx bile buna hemfikirdir. Marx’ı sadece yüzeysel olarak tanıyanlar için, düşüncelerinde kapitalizmin ne denli övüldüğünü görmek şaşırtıcıdır.


Marx, Komünist Manifesto’nun birinci bölümünde şöyle der, “Burjuvazi daha yüz yılı bulmayan sınıf egemenliğinde, gelmiş geçmiş bütün kuşakların toplamından daha kitlesel ve devasa üretici güçler meydana getirdi. Doğa kuvvetlerinin boyunduruk altına alınışı, makineler, kimyanın sanayiye ve ziraata uygulanması, demiryolları, elektrikli telgraf, dünyanın koca koca bölgelerinin şehirleşmesi, nehirlerin gemi ulaşımına açılması, mantar gibi biten kitleler - toplumsal emeğin bağrında bu üretici güçlerin uyuklamakta olduğunu bundan önce hangi asır sezinleyebilirdi?” Karl Marx’a göre bu üretici gücü uyandıran kapitalizmdir.

Hızlı gelişimin psikolojik bedeli: yabancılaşma
Fakat, bu hızlı gelişimin psikolojik bir bedeli var: yabancılaşma. Kapitalizm altında dört farklı yabancılaşma türünden bahsedebiliriz. Her şeyden önce kapitalizm bizi doğadan yabancılaştırmıştır. Teknoloji ve kültür ile birlikte doğadan kopmuşuzdur. Kapitalist ideolojide doğanın bizim üretimimize kaynak olmak dışında bir değeri yoktur. Şalom Dergi Ekim 2020 sayısında yayınlanan “Hazırda Yedek İnsanlık” isimli yazımda doğayı sadece bize hizmet eden bir kaynak olarak görmenin sonuçlarından bahsetmiştim. Doğayı katledişimizin, şehirlerde yeşil alan kalmamasının hatta iklim krizinin bile temelinde doğaya yabancılaşmamız vardır.
İkinci tür yabancılaşma kendi emeğimizden yabancılaşmamızdır. Marx’a göre kapitalizm altında kendi ürettiğimiz şeye sahip olma hakkımız yoktur, yani hiçbir zaman kendi emeğimizin meyvelerini toplayamayız. Çoğumuz için günümüz kendimize değil patronlarımıza ait. Kapitalist ekonomide emekçiler bir iş yapar, sonucunda da bir ücret kazanır. Marx’a göre işçinin ürettiği, kazandığından daha değerli olmalı ki, patronu (Marx’ın terimiyle burjuvazi veya kapitalist) üstünden kâr elde edebilsin. Kısacası emekçi ürettiğinin gerçek değerinin tamamına sahip olamaz. Örneğin Nike marka bir ayakkabının üretimine bakalım. Nike, üretim maliyeti düşük olsun diye Vietnam’da ucuza, sigortasız, insanlık dışı şartlarda “sweatshop” denilen atölyelerde işçi çalıştırır. Bu emekçi saatte 20 sente çalışır. Ayakkabı üretildikten sonra üstüne Nike logosu yapıştırılır ve mağazalarda 150 dolara satılır. Bu Vietnamlı işçinin kendi ürettiği ayakkabıyı satın alabilmesi için 750 saat, yani aralıksız bir ay boyunca çalışması gerekir. Emeğinin meyvesini toplayamayacak olmak, işçiyi kendi emeğinden yabancılaştırır.

Marx’a göre üçüncü olarak başkalarından yabancılaşırız. Yabancılaşmış emekçilik hayatımızda yırtıcı ve açgözlü davranmamıza sebep olur. Etrafımızdaki insanlarla bir tür “piyasa ilişkisine” gireriz, herkesle rekabet halinde olduğumuz için kimseye güvenemeyiz, bu da herhangi bir olası birlik duygusunu ortadan kaldırır. Öteki, bizim için artık insan değildir, ya hizmet edeceğimiz “patron”, ya kendimizi pazarlamamız gereken “müşteri” ya da ezmemiz gereken “rekabettir”.
Marx, son olarak da kendimize yabancılaştığımızı söyler. Marx’a göre emeğimizle yarattıklarımızın içine kendimizden bir parça koyarız. Emeğimiz, dünyada bıraktığımız bir izdir, dünyaya etki edebileceğimizin bir kanıtıdır. Emeğimizi satsak da bıraktığımız iz bizim kalır. Örneğin, bir ressam resmini sattıktan sonra da o resim hâlâ bir bakıma onundur. Emeğini satmasıyla beraber dünyada yarattığı iz bitmiş demek değildir. Fakat kapitalizm altında üretilen birçok başka ürün için böyle diyemeyiz. Tekrar Vietnam’daki Nike atölyesinde çalışan işçiyi düşünelim. Ayakkabıya Nike logosunun yapıştırılmasıyla beraber işçi yarattığından yabancılaşır çünkü emeği artık onun değildir. Ürettiğini asla kendisinin satın alamaz, emeğinin karşılığını alamaz, meyvelerini toplayamaz. İnsanın kapitalist düzende emeği, yani dünyada bıraktığı izi buharlaşıp gider.

Emeğimizin bir anlamı yoksa işimizde mutsuz oluruz
Yabancılaşmış emeğimizin sonucunda çıkan ürün kötüdür. Örneğin, beş yıldızlı bir restoranda çalışan bir şef için, yaptığı yemek, onun hayatta bıraktığı bir izdir ve yarattığı her yemekte kendi ruhundan bir parça vardır. Bu sebeple ürettiği şeye tüm gücünü verir, elinden gelenin en iyisini yapar. Ancak, McDonalds’da çalışan bir aşçı emeğine yabancıdır, çünkü milyar dolarlık bir şirketin görünmez, sömürülmüş bir parçasıdır ve bunun sonucunda çıkarttığı işe daha az önem verir. Tüm hayatı, yaşamını sürdürebilmesi için gereken asgari maaşı etrafında döner. Hem etrafındakilere hem de kendine bakış açısı değişir. Etrafındakiler gibi kendi de insan olmaktan çıkar çünkü gününün büyük bir kısmında insan değildir, üretim makinesidir. İşten eve döndüğünde de yapabildiği tek şey tüketmek ya da dinlenmektir. Yaratmaya, insan gibi yaşamaya ne zamanı kalmıştır ne de enerjisi. Doğadan, emeğimizden, etrafımızdakilerden ve kendimizden kopuğuz. Tam da bu sebeple ruhumuzun derininde sanki bizim için önemli bir şeyi kaybetmişiz hissine kapılıyoruz. Bu yüzden insanların yüzde 87’si işine yabancılaşmış hissediyor. İşte mutluluğu sağlayan en büyük etken, maaştan da öte, çalışmanın anlamlı olması ve değerli bir şeye katkıda bulunma hissidir. Marx, kapitalizmin çalışmayı anlamsız kılacağını 1844’de söylemişti. Emeğimizin bir anlamı olmaması bugün işimizde mutsuz olmamızın en büyük sebebi.



Dünyadaki pis işleri kim yapacak?
Marx’ın düşlediği dünya, hümanist bir dünyadır. Marx’ı eleştirenler fikirlerini gerçekdışı ve ütopik bulurlar. Örneğin, Marksist düşünceye sorabileceğimiz çok doğru bir soru “Eğer herkesin kendi emeğinden yabancılaşmama hakkı varsa, dünyadaki pis işleri kim yapacak?” olabilir. Gerçekten de tuvaletleri kim temizleyecek? Günümüzün kapitalist düzeninde “vasıfsız işçiler” (unskilled labor) olarak adlandırılan insanlar bu pis işleri yapmaya mahkûmdur. Marx’a göre eğer insan kendini bir topluluk içinde ait hissederse, o topluluğun iyiliği için günün küçük bir kısmında pis iş yapmaya gönüllü olur. Bir kişinin günde on saat tuvalet temizlemesi yerine neden on kişi günde bir saat tuvalet temizleyip geriye kalan zamanını istediği gibi yaşayamasın? Marx’ın bu önerisi bana askerdeki kendi deneyimlerimi hatırlatıyor. Kaldığım koğuşta sırayla her gün beş kişi tuvalet temizliyordu. Bu da herkesin hem tuvaleti temizlerken hem de kullanırken daha özenli olmasını sağlıyordu. Çünkü yarın tuvaleti temizleyecek olan da yanındaki arkadaşıydı ve ayrıca eninde sonunda temizleme sırası tekrar kendisine gelecekti. Askerliğin çok güçlü bir “birlik hissi” aşılayan bir ortam olduğunu da göz önünde bulundurursak bu birliğin iyiliği için herkes emek veriyordu. Fakat askere giden herkesin söyleyebileceği üzere, işten kaçan insanlar da vardı, ama yine de komutanların tehditleriyle veya cezalarıyla günün sonunda herkes görevini yapıyordu. Komutanların tehdidi olmadan görevlerin yapılmaması, Marx’ın düşünün şiddet olmadan gerçekleşemeyeceğini mi kanıtlar? Eğer öyleyse Marx’ın düşlediği dünyaya hala hümanist bir dünya diyebilir miyiz? Bunun gibi sorular 1840’lardan beri sorulmaktadır. Her şeye rağmen işçinin emeğinden yabancılaşmadığı, herkesin işinde anlam bulabildiği, ürettiklerinin meyvelerini toplayabildiği bir dünyanın ihtimaline inanıyorum.