Bu yazımda konuları yollarda geçen, sinema tarihine damgasını vurmuş en ünlü 8 “yol filmi”nden bahsedeceğim.
EASY RIDER (1969)
Çiçeği burnunda bir sinefil olarak katıldığım üçüncü Cannes Film Festivali’nin olay filmi Easy Rider idi. Filmin üç erkek başrol oyuncusu Peter Fonda, Dennis Hopper ve Jack Nicholson, 1969 festivalinde foto muhabirlerinin en çok peşlerinde koştukları sanatçılardı. İki yıl önce kanserden ölen Peter Fonda, efsanevi aktör Henry Fonda’nın oğlu ve karizmatik Jane Fonda’nın kardeşi olarak değil, Oscar’a aday gösterilen filmin 2 senaryo yazarından biri olarak ilgi görüyordu. Filmin senaryo yazılımına katkıda bulunan, başrolünü oynayan Dennis Hopper ilk yönetmenlik denemesi olan “Easy Rider” ile Cannes’dan En İyi İlk Film Ödülü’yle ayrılmıştı. New Orleans’taki bir karnavala katılmak için Peter Fonda ve Dennis Hopper’in canlandırdığı iki hippi, yolculuklarını finanse edebilmek için Güney Kaliforniya’da esrar satıp bir motosiklet satın alırlar. Yolda karşılaştıkları özgür ruhlu insanlarla arkadaşlık kurarlar, polisle başları belaya girince tutuklanırlar. Tanıştıkları alkolik bir avukat (Jack Nicholson) kendilerini hapisten çıkarır. Ve sonra bu eksantrik adam onlara katılır. Üçlü, Amerikan toplumunun farklı yüzleriyle tanıştıkları renkli yolculuklarını sürdürür. “Easy Rider” Amerikan Bağımsız Sineması’nda ‘yol filmi’ alt türünün kilometre taşı filmi sayılır. O yıl 32 yaşında olan ve sinemadaki ilk önemli çıkışını yapan Jack Nicholson, avukat kompozisyonuyla Oscar’a En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında aday gösterilir.
BELA (DUEL) (1971)
Steven Spielberg’in sinema için yaptığı ilk uzun metrajlı film olan “Duel” ile 1971 Cannes Film Festivali’ne katılmıştı. Ben bu kısa boylu, gözlüklü, başından kasketini hiç çıkarmayan yönetmeni tanımıyordum. Yol göstericim, kendisinden çok şey öğrendiğim, ünlü eleştirmen Tuncan Okan’a “Kim bu genç?” diye sorduğumda: “Kendisine sinemanın yeni harika çocuğu diyorlar. Richard Matheson’un kısa öyküsünden senaryosunu yazdığı “Duel”i TV filmi olarak çekti. Gördüğü ilgi üzerine 1,5 saatlik sinema filmine dönüştürdü” cevabını vermişti. Filmde Dennis Weaver’in canlandırdığı satış uzmanı David, otomobiliyle bir iş yolculuğuna çıkar. Issız yolda önündeki tankeri sollar. Arkasındaki kamyon şoförünün, başına bela kesileceğini aklına getirmez. Film boyunca yüzünü hiç görmeyeceğimiz belalı kamyon şoförü tacizlerini artırır, kendisine birkaç kez çarpar. David aralarındaki kaçıp kovalamacanın bir ölüm kalım savaşına dönüştüğünü görünce, hayatta kalabilmek için zekâsını kullanması gerektiğine kanaat getirir. Sinemada ‘yol filmi’ kült klasiği denince akla ilk gelenlerden biri olan “Bela” ile Spielberg gerilim türünün büyük ustası olacağını adeta müjdeler.
PARIS, TEXAS (1984)
Wim Wenders’in parlak kariyerinin en unutulmaz filmi olan “Paris, Texas” benim kişisel “sinema tarihinin en iyi 10 filmi” listemde yer alır. Bu filmi Cannes’da 2 kez izledim. İlkini, 1984’ün Altın Palmiye ve FIPRESCI ödüllerini aldığında. İkincisini de filmin 25. yıldönümü vesilesiyle Cannes yönetiminin, Wim Wenders’in de katılımıyla tertiplediği bir özel gösterimde. Yalnız bir yol filmi klasiği değil, “Paris, Texas” sinema tarihinde yapılmış en hüzünlü bir “parçalanmış aile” başyapıtıdır. Amerikalı oyuncu ve yazar Sam Shepard’ın yazdığı bir öyküden yazarı ve L.M. Kit Carson’un senaryosunu yazdığı filmde W. Wenders, bir Avrupalı gözüyle Amerikan yaşam biçimini yorumlar. Filmin kahramanı, karısı Jane (Nastassja Kinski) tarafından terkedilen Travis (Harry Dean Stanton), Texas’taki bir kasaba olan Paris’te bir arazi satın almıştır. Kendisini filmin açılış sahnesinde, elinde bir su bidonuyla, halsiz, bitkin, yorgun, perişan halde bir çöl yolunda görürüz. Bayılınca ağabeyi Walt kendisini hastaneden çıkarır. Travis’in hayattaki tek amacı kayıp karısını bulmak ve Walt’ın evlat edindiği oğluna sahip çıkmasını sağlamaktır. Buluşma gerçekleşir ve film bir yarı-mutlu son ile noktalanır.
THELMA VE LOUISE (1991)
Yönettiği, aralarında “Gladyatör”, “Alien”, “Blade Runner”in bulunduğu 60 film içinde, bence Ridley Scott’ın en başarılı filmi “Thelma & Louise”dir. Callie Khouri’ye En İyi Özgün Senaryo Oscar’ını kazandıran bu feminist isyan filmi, sinema tarihinde kadın dostluğu üzerinde yapılmış unutulmaz bir yapıttır. Sonraları çok taklit edilen, erkek egemenliğine karşı isyan bayrağı açan bu öncü film aynı zamanda bir yol filmi başyapıtıdır. Mutsuz ev kadını Thelma (Geena Davis) ve monoton hayatından sıkılmış, garsonluk yapan Louise (Susan Sarandon) hafta sonu tatilinde arabayla şehir dışına çıkarlar. Bir barın otoparkında Louise Thelma’ya tecavüz etmek isteyen bir saldırganı öldürür. Meksika’ya kaçmak için yol üstündeki bir marketi soyarlar. Peşlerindeki polis ikiliyi bir kanyonda sıkıştırır. Firariler için iki çıkış vardır: teslim olmak veya arabalarını uçuruma sürmek. İki kadının yolda aldıkları otostopçuyu, kariyerinin başlangıcındaki Brad Pitt, iki kadının işlediği suçları aydınlatma çabasındaki dedektifi Harvey Keitel oynuyor. Ridley Scott En İyi Yönetmen dalındaki 3 Oscar adaylığından ilkini bu filmle almıştı.
YAĞMUR ADAM (1988)
İki erkek kardeşin yol filmi olan “Rain Man”, otizm üzerinden hayat dersleri veren duygusal bir başyapıttır. Sekiz dalda Oscar’a aday gösterilen filmin yönetmeni Barry Levinson’a, oyuncusu Dustin Hoffman’a bu ödülü kazandırmıştır. “Yağmur Adam” En İyi Film dalında, Ronald Bass - Barry Morrow ikilisine En İyi Senaryo Oscar’ını getirdi. Altın Küre’de film ve D. Hoffman aynı başarıyı tekrarlamıştır. Bencil, üçkâğıtçı, fırsat düşkünü araba satıcısı Charlie (Tom Cruise) senelerdir görmediği babasının öldüğünü ve 3 milyon dolarlık servetini ağabeyi Raymond’a (Dustin Hoffman) bıraktığını öğrenir. O güne kadar varlığının farkında dahi olmadığı Raymond, engellilerle ilgilenen bir klinikte kalan otistik bir dâhidir. Charlie, mükemmel bir hatırlama yeteneğine sahip ağabeyinin elindeki mirastan pay almak için onun velayetini almaya karar verir. Kendisini klinikten kaçırıp ülke çapında bir seyahate çıkarır. Las Vegas’taki kumarhanede Raymond’un az bulunan yeteneğinden yararlanıp 86 bin dolar kazanır. Bu yolculukta birçok şey keşfedip, çocukluğunun “Yağmur Adam”ıyla yeniden tanışır. Sadece Raymond’u değil, geçmişinin bir parçasını ve belki de kendini keşfetme fırsatını bulur.
MOTOSİKLET GÜNLÜKLERİ (2004)
Ernesto “Che” Guevara’nın anı kitabını sinemaya taşıyan “The Motorcycle Diaries”, “Central Station” ile ünlenen Brezilyalı Walter Salles’in, tamamı motosiklet yolculuğunda geçen bir yol filmidir. Genç Ernesto’nun arkadaşı Alberto Granado ile, 50’li yıllarda Güney Amerika’yı dolaşmalarını konu alan film sürprizlerle dolu bir yolculuğun öyküsüdür. Kıtanın yaşadığı acılar, çarpık kentleşme, adaletsizlikler, yolsuzluklar bu iki genci değiştirecek, birçok ulusun kaderini etkileyecektir. Ernesto (Gael Garcia Bernal)’nun okul arkadaşıyla birlikte külüstür bir motosikletle eğlenmek maksadıyla çıktıkları yolculuk, sonu bir gerilla mücadelesine varan ve Küba Devrimi’ne giden bir serüvencinin tuttuğu günlüklerden anlatılmış doyumsuz güzellikte bir yol filmidir.
GECE YARISI AV (1988)
25 yıllık kariyerinde sadece 7 film yaptığı için pek de üretken bir yönetmen sayılmayan Martin Brest’in en parlak işi “Midnight Run”dır. Film kefalet süresi dolmasına rağmen adalete teslim olmayan zanlıları yakalayıp getirmekle görevli olan “kelle avcısı” eski polis Jack Walsh’ın (Robert de Niro) zorlu bir işini perdeye aktarır. Bir müşterisinden zimmetine para geçirip sonra da parayı hayır kurumuna bağışlayan muhasebeci Jonathan Manduras’ı (Charles Grodin) 5 gün içinde 100 bin dolara getirmek için, Jack kefaletçisi Eddie tarafından tutulmuştur. Jack mafyanın kara kutusu muhasebeciyi kolaylıkla yakalar. Ancak zor olan onu New York’tan Los Angeles’e götürmektir. Ancak peşlerinde FBI ajanı Alonzo ve onu öldürmek isteyen Jimmy’nin adamları vardır. İkinci bir ödül avcısının devreye girmesiyle durum karışır. Martin Brest sonraları Al Pacino ile “Kadın Kokusu” filminin remake’ini yaptı.
BİR GECEDE OLDU (1934)
Sicilya doğumlu Amerikalı yönetmen Frank Capra stüdyo döneminin iyimserliğinin, Amerikan Rüyasının ve Amerikan ideallerine bağlılığın sinemadaki temsilcisi sayılır. “Para Beraber Gitmez / You Can’t Take It With You” ve “Mr. Deeds Şehre Gidiyor / Mr. Deeds Goes To Town”un dışında kazandığı 3. Oscar ödülünü Capra “It Happened One Night” ile aldı. Sinema tarihinin en iyimser, en saf yönetmenlerinden biri olan Capra, insanların birbirine saygılı davranması halinde yeryüzünde açlık, haksızlık ve zorbalığın yok olacağına inanırdı. 30’lu yılların en karizmatik iki oyuncusunu bir araya getiren “Bir Gecede Oldu”da, acar bir gazetecinin (Clark Gable) istemediği evlilikten kaçan şımarık zengin kızın (Claudette Colbert) yolculuk hikâyesini anlatır. Romantik komedi türünün öncüsü sayılan bu Capra filmi sonraları çok taklit edildi. Sosyetik bir kadının babasının baskısından kurtulmaya çalışırken çapkın bir gazeteciye âşık olmasının öyküsü sinemanın en ünlü “durum komedileri”nin biri sayılır.