İki Dünya Savaşı’nın arkasında bıraktığı yıkım, tahribat ve travma sayısız filme konu oldu. Çoğu, konularını dönemi anlatan edebiyat eserlerinden aldı. Bu yazımda bu konuda yapılmış filmlerin en önemlileri olduğuna inandığım sekizine değineceğim.

II. Dünya Savaşı öncesinde Almanlar 9 milyon Yahudi’yi öldürmeyi planladı. Bunlardan 6 milyonunu öldürdü. Üstün Alman ırkı yaratma gibi bir paranoyanın peşine düşen Almanların öldürdüğü Çingeneler, engelliler, Yahova Şahitleri ve eşcinsellerden oluşan 6 milyon Polonyalı, 1 milyon Yunanlı II. Dünya Savaşı’nda hayatlarını kaybetti. I. Dünya Savaşı’nda 3, II. Dünya Savaşı’nda 27 milyon Rus öldü. II. Dünya Savaşı’nda Nazi ordularının işgal ettiği Doğu Avrupa ülkelerinde 10 milyon kişi hayatını kaybetti.

 

 

1- BİSİKLET HIRSIZLARI (1948)
Sinema tarihindeki en iyi filmler listemde birinci sırada yer alan “Bisiklet Hırsızları / Ladri Di Biciclette” savaşın ardında bıraktığı işsizliği, fakirliği merkezine alan bir başyapıttır. II. Dünya Savaşı sonrası sinema sanatına yön veren İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımı, savaşın sebebiyet verdiği travmayı yansıtma ihtiyacından doğmuştu. Cesare Zavattini’nin duygu yüklü senaryosunu Vittorio De Sica, sinema estetiği açısından Yeni Gerçekçilik Akımı’nın simgesi olarak kabul edilen bir mizansenle beyaz perdeye taşımıştı. Eşyalarını satarak aldığı bisikleti çaldıran proleter Antonio, işi için kendisine lazım olan bisikletine kavuşabilmek üzere film boyunca, oğlu Bruno eşliğinde şehir içinde dolaşır durur. Savaş sonrası toplumunun portresini geniş bir perspektiften çizen Vittorio De Sica, bu siyah-beyaz filminde insanın içini acıtan bir duyarlılıkla işlerken, bizlere zaman zaman insanlığımızdan utanmamız gerektiği mesajını verir. Sıra dışı hayatlara ilişkin etkileyici bir kesit sunan film, Yeni Gerçekçilik Akımı’nın temel prensiplerini bünyesinde barındıran bir başyapıttır.


 

2- HİROŞİMA SEVGİLİM (1959)
Senaryosunu Marguerite Duras’ın yazdığı, Alain Resnais’nin yönettiği “Hiroşima Sevgilim / Hiroshima Mon Amour” sinema tarihinin en iyi filmleri listemin 2. sırasındaki filmdir. M. Duras’ın aynı adlı romanından alınma, iki kahramanının II. Dünya Savaşı’nda yaşadıklarından yola çıkarak küresel sorunlara eğilen filmde, bir Fransız kadınla bir Japon erkeği var. İşgal altındaki Nevers şehrinde yaşayan tecrübesiz, saf bir genç kız, âşık olduğu bir Alman askeriyle yasak bir ilişki yaşamıştır. Savaşın bitmesiyle hain ilan edilen, aşağılanan, saçları kesilen genç kız savaşın travmasından uzun yıllar boyunca kurtulamaz. Barışla ilgili bir filmde oynayan kahramanımız gittiği Japonya’da Hiroşima atom bombası felaketini yaşayan bir gence âşık olur. Hiroşima’da kalarak hayatında yeni bir başlangıç yapması için teklif alan genç kadın, Alman askeriyle olan ilk aşkını hatırlayıp: “Ben de Hiroşima felaketini yaşadım der. Tek gecelik bir ilişkiyi şiirsel bir sinema diliyle işleyen film, Alain Resnais’nin parlak kariyerinin başyapıtı sayılır. M. Duras’ın görkemli diyaloglarıyla “Sen savaş acılarını yaşamadın diyen Japon sevgilisine Fransız kadın sürekli “Ben Hiroşima’yı içimde yaşadım cevabını verir. Duygu yüklü bu film savaşın travmasını, imkânsız aşkı ve savaşın yaşattığı yıkımı anlatır.


3- TENEKE TRAMPET (1979)
Günter Grass’ın romanından alınan, yazarın, yönetmen Volker Schlöndorff ve Jean-Claude Carrière’in iştirakiyle senaryosu yazılan “Teneke Trampet / The Tin Drum” Cannes’da Altın Palmiye ve Yabancı Dilde En İyi Film Oscar ödüllerini kazandı. Nobel ödüllü Alman edebiyatçı Günter Grass’ın 1959’da yazdığı aynı adlı alegorik romanından alınan film, büyüklerin yozlaşmış dünyasına katılmamak için büyümemekte direnen bir çocuğun öyküsünü anlatır. 1920’li yıllarda Danzig’de geçen konusuyla filmde, annesi ve hangisinin babası olduğunu bilmediği iki erkekle yaşayan Oscar’a, 3 yaşına bastığı gün bir teneke trampet hediye edilir. Çevresine karşı protestosu için hep çocuk kalma kararını alan Oscar’ın savurduğu çığlıklar, I. Dünya Savaşı travmasını atlatamayan ve ülkede olup bitenlere duyarsız kalan orta sınıf Alman toplumunu bir yadsıma biçimidir. Aynı zamanda gitgide çıldıran dünyaya karşı bir protestodur. Küçük Oscar Nazizm’in yükselişine, Yahudi kıyımına, savaşın ilk silah atışlarına, yakınlarının birer ikişer ölümüne tanık olacaktır.


4- NÜRNBERG MAHKEMESİ (1961)
Abby Mann’ın II. Dünya Savaşı sonrası ABD, Fransa, Sovyetler Birliği ve İngiltere’nin Nazi liderlerini yargıladığı Nürnberg Askeri Ceza Mahkemesi’ni anlatan kitabını ünlü yönetmen Stanley Kramer sinemaya taşımıştı. Abby Mann bu filmle En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar kazanmıştı. Ele geçen Nazi liderleri insanlığa karşı suç işlemekle yargılandılar, 24’ü çeşitli cezalara çarptırıldılar. 216 oturumda sanıklar cinayet, katliam, köleleştirme, sürgün ve savaş suçuyla yargılandılar. Alman avukatı canlandıran Maximilian Schell bu filmdeki rolüyle kariyerinin tek Oscar ödülünü kazandı. Stanley Kramer’in, tamamına yakınını kapalı bir mekânda, bir mahkeme salonunda geçen filmi, polisiye tadında gerilimli bir atmosferle anlatması “Nürnberg Mahkemesi”ni sinema tarihinin en başarılı mahkeme filmlerinden biri yaptı.


 

5- JOJO RABBIT (2019)
Yeni Zelandalı Taika (Cohen) Waititi senaryosunu yazıp yönettiği “Tavşan Jojo / Jojo Rabbit”te II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde Nazizm’in bir çocuk üzerinde bıraktığı tahribatı komedi türü üzerinden anlatıyor. Taika Waititi’ye En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar getiren film, Hitler’in gençlik kampında beyni yıkanan 10 yaşındaki bir çocuğun kafasındaki büyük karmaşayı merkezine alır. Jojo sıra dışı hayali kahramanı Adolf Hitler’in hiç de orijinalindeki gibi olmadığına yaşadıklarıyla kanaat getirir. Jojo Nazizm’in getirdiği korkunç ırkçılığa karşı gelmek için mücadele etmesi gerektiğini görür. Savaşın sona ermesiyle, savaşın arkasında bıraktığı tahribata ve yıkıma tanıklık eder. Tıpkı Roberto Benigni’nin “Hayat Güzeldir / Life is Beautiful”da (1977) oğlunu koruyan babanın yaptığı gibi, filmde oğluna doğru yolu gösteren bir anne var. Waititi filminde komedi ve ironi sanatı aracılığıyla insancıl mesajlar verir.


 

6- GENERALLERİN GECESİ (1967)
Joseph Kessel’in senaryosunu yazdığı, Ukrayna kökenli Yahudi yönetmen Anatole Litvak tarafından sinemaya uyarlanan “Generallerin Gecesi / The Night of the Generals” bir insan avını merkezine alır. Filmde II. Dünya Savaşı sırasında değişik zamanlarda vahşice öldürülen bir grup fahişenin katilini bulmak için açılan soruşturmanın öyküsü anlatılır. Alman ordusunun yüksek bir kademesinde olduğu için bir türlü yakalanamayan seri katili ele geçirmek için sürdürülen insan avı, savaş bittikten sonra Avrupa’nın dört bir köşesinde onlarca yıl boyunca devam eder. Soğuk Savaş döneminin en yoğun bir biçimde yaşandığı ve Batılı sinemacılara Doğu Bloku ülkelerinde çekim izinlerinin kolay verilmediği 1970’li yıllarda, Anatole Litvak çekimlerin büyük bir bölümünü Varşova çevresinde gerçekleştirme başarısını göstermişti.


 

7- ÇÖKÜŞ (2004)
Tarihin gördüğü en zalim diktatör olan Adolf Hitler’in karanlık geçmişine odaklanan Oliver Hirschbiegel’in “Çöküş / Der Untergang”ı tarihi bir savaş dramasıdır. Sapık bir Nazi liderinin son günlerinde yenilgiyi kabul etmeyip teslim olmayı reddetmesiyle başlayan film, düşmüş bir kale olan Berlin’in sığınaklarında başlar. Hitler ve yakın çevresi, kendilerini sığınaklarda güvene almışlardır. Alman halkı dışarıda yok edilirken son yolculuğuna hazırlanan Hitler intihar etmeden birkaç saat önce Eva Braun ile evlenir. Cesetleri düşman eline geçmemesi için yakılır. Bir Alman tarihçinin yazdığı “Inside Hitler’s Bunker” adlı romanından alınan filmde diktatörün sağ kolu Goebbels’in eşiyle intiharına da yer veriliyor. İsviçreli aktör Bruno Ganz’ın canlandırdığı Hitler’in delirme anlarını perdeye yansıtan film, bugünden geriye dönerek karanlık bir geçmişi ve savaş sonrası Almanya’sının yaşadığı travmayı hatırlamamıza vesile oluyor. Oliver Hirschbiegel etkileyici bir sinematografi eşliğinde, sapık ruhlu bir liderin dünyaya hâkim olma gibi gerçekleşmesi imkânsız bir proje uğruna halkına yaşattığı yıkımı ustalıkla gözlere seriyor.


 

8- İYİ ALMAN (2006)
Steven Soderbergh’in yönettiği, Joseph Kanon’un romanından alınan “İyi Alman / The Good German”ın konusu II. Dünya Savaşı sonrası Berlin’de başlar. George Clooney’in canlandırdığı Amerikalı gazeteci Jake, eski aşkı Lena (Cate Blanchett) ile karşılaşır. Fakat savaşın getirdiği yıkım ve yaşanan korkunç gerçekler, Lena’nın hayatını çok zor noktalara getirmiştir. O artık geçmişinden kaçmaya çalışan bir kadındır. Steven Soderbergh’in II. Dünya Savaşı Almanya’sına siyah-beyaz bir bakış attığı bu modern kara filmde kimse önünde bir sır perdesi olan bir cinayeti çözmek için istek duymamaktadır. Tabii ki savaş muhabiri Jake’in dışında. Fiziksel ve ahlaki açıdan büyük yıkım geçirmiş, Amerikan işgali altındaki Berlin’de hüküm süren yozlaşma ve entrikaları ele alan film o dönemden kalan arşiv görüntülerine, mükemmel bir kurgu eşliğinde yer veriyor.

Yerim bitti, anlatılacak filmler bitmedi. Savaşın arkasında bıraktığı travmayı anlatan, yazıma sığmayan iki önemli film, Danimarkalı Lars Von Trier’in ilk dönem filmlerinden “Europa / Zentropa” (1991) ile Amerikalı Bryan Singer’in “Valkyrie: The Plot To Kill hitler”i (2008).