Fakirin buğdayı ile zenginin etini birleştiren roman: Minnina Işıkları Kapama

Fakirin buğdayı ile zenginin etini birleştiren roman: Minnina Işıkları Kapama
Kitap

Fakirin buğdayı ile zenginin etini birleştiren roman: Minnina Işıkları Kapama

Özge Doğar’ın yeni romanı ‘Minnina Işıkları Kapama’ raflardaki yerini aldı. Roman tek bir kurgu üzerinde iki konuyu irdeliyor: İnanç özgürlüğü ve kadının toplumdaki yeri. Bir taraftan annelik ve kadınlık tartışmalarını emek merkezine oturturken diğer taraftan insanın özünün kalıplara bağlı olmadığını söylüyor. Gerçeklikten kaçmadan okuyucuya hayatı tekrar sorgulatıyor. Bunu yaparken okuyucuyu şaşırtmaktan da çekinmiyor.

Minnina, kelime anlamıyla ‘bizim gibi olan bizden olan’… Kim bizden, kim bizden değil? Romana göre insani özü ile seven herkes dost ve bizden, kocaman bir aile üstelik. Her yıl toplanıp çorba kaynatarak dağıttıkları ritüelleriyle “Fakirin buğdayı ile zenginin etinin” bir olduğu, kazanlar dolusu çorba kaynatılıyor. Herkese dağıtılan bu çorba insanın özündeki birliği çağrıştırıyor bizlere. Minnina, bu çatı üzerine kurulu bir kavram. Romanın da çeşitliliğini bu kavram oluşturuyor. Çukurova’nın pamuk tarlalarından, Tarsus’un Şahmeranı’ndan Antakya’nın Asi Nehri’nden süzülüp Taksim Meydanı’na gelen inanç özgürlüğü sadece bu toprakları değil tüm inançlara da özgürlük arayışını gösterme çabasında. Kitabın kapağındaki paskalya yumurtası, roman kahramanının Vertavar Bayramı’nın ortasında ıslanmak istemesi, yazarın inanç özgürlüğüne ve yaşama hakkına saygı anlayışını bizlere yansıtıyor.



Çocukluğunda babası tarafından tacize uğramış bir kadının, kadınlığını bulma çabası ve kültürel bastırılmışlıklarımız, insana saygı prensibiyle birleşiyor.

İnsanların bilinçaltı olduğu gibi toplumların da bilinçaltı var ve bu bazen hem insanı hem toplumu kıskacı altına alır onların özgür olmalarını engeller ve zamanla boğar.

Daha özgür bir dünya mümkün mü? Özge Doğar’a göre mümkün. Romanla birlikte yürüyen Antakya ve Tarsus efsaneleri bu düşünceyi kanıtlar biçimde seçilmiş. Hepimiz bir nedenden ötürü yaralıyız. Geçmişten taşıdığımız toplumsal yaralarımızla beraber çocukluk yaralarımız da mevcut. Bunlarla başa çıkmaya çalışırken bazen kim olduğumuzu unutuyoruz. Değişik iklimlerden gelsek bile acı bizleri bir kazanın içinde, bir çorbada eritiyor, üstelik zengin fakir de ayırt etmiyor. Gündelik telaşlarımızda eriyip gitmeyi seçiyor bazılarımız, gerçekten eriyip gidiyor muyuz yoksa bir köşe başında bizi mi bekliyor geçmişimiz?

İnsan ne zaman büyüyor? Büyümenin yaştan ibaret olmadığını biliyoruz elbette. Belki de sessizliğimizden kurtulup kendimizle yüzleşme cesaretini bulduğumuzda, acılarımızdan sevgi doğuruyor ve böylece büyüyoruzdur. ‘Minnina Işıkları Kapama’, çok derin bir acıdan sevgi doğuruyor.

Evlerin ardiye odalarında kilitli kalmış duyguların romanı ‘Minnina Işıkları Kapama', sert değil sadece gerçek. Görmek istemediğimiz duyguları ve olayları görünür kılıyor. Özge Doğar buna, “Gerçeklerle, acı da olsa yüzleşebilme cesareti” diyor. Gerçekten yüzleşemiyor muyuz gerçeklerle?

‘Minnina Işıkları Kapama’, roman kahramanı Ece’nin varoluş hikâyesinden çıkarak toplumsal hareketliliğe neden olabilecek bir bilinç etrafında toplanıyor. Bu bilinç, roman boyunca adım adım karşı savlarını da göstererek ilerliyor. Kurgunun sonunda artık kendini ele veriyor.

Hepimiz bu romanın bir yerindeyiz, kimimiz Ece’yiz, kimimiz Cavidan, belki Alper’iz ya da İsmail…

Bu toplumun içindeyiz, aynı romanın içerisinde olduğumuz gibi. Hayatın çorbasını kaynatırken yan komşumuzun acısını bilmememiz yahut görmek istememiz gibi. Biz savrulup gidenlerden miyiz yoksa savrulmamak için direnenlerden mi? Ece, direnmeyi seçti. Dostluğu bilmeyenlere karşı dostluğu, sevgiyi bilmeyenlere karşı sevgiyi, barışı bilmeyenlere karşı barışı seçti.

İnsanlar toplumdaki olumsuzlukları görmezlerse daha mutlu yaşayacaklarını zannediyorlar. Oysa gerçeklik bir bütün, bizler bu bütünle var oluyoruz. Biz görmek istemiyoruz diye açlık yok diyemeyiz. Açlık var, biz görmek istemiyoruz ya da o yöne bakmak istemiyoruz diye çocuk istismarı yok değil, var…


Özge Doğar

Günübirlik hayatlarımızda çok yoruluyoruz. Hepimiz koşuşturma içerisindeyiz. Yarınımızı düşünmek zorundayız. Bazen kendi koşturmamız içerisinde, bana ne el âlemin derdinden, diyebiliyoruz. Yabancılaşıp, yalnızlaşma da burada başlıyor. Yaşadığımız dönemin gerçekliğinden kaçamıyoruz, bizi kuşatıp bağlıyor. Toplumda bir sorun varsa bu sorun bütünü ilgilendiriyor ama biz bunu hep sonradan anlıyoruz.

Ece’nin yaptığı gibi yüzleşmemiz gerekiyor. Yüzleştiğimizde iyileşmeye de başlıyoruz, kültürlerde de böyle. Yüzleşebilecek cesarette olmak zorundayız. Çocukların tacize uğradığı bir dünyada yaşadığımızın farkında mıyız gerçekten, yoksa benim ailemde yaşanmaz mı, diyoruz? Kendimizi yaşadığımız dünyadan farklı bir yerde mi zannediyoruz, bu bir yanılgı değil mi?

Sistem içerinde öğütülen insanlar, kendilerini bile tanımadan yok olup gidiyorlar. Sistem kullanıyor, öğütüyor, işine yaramadığımızda da atıyor. Sistemin çarkı dönüyor. Peki insan bu çarkı neden durduramıyor. Oysa durdurabilecek kadar kalabalığız? Bu çarkı durdurabiliriz, çarkın dışına da çıkabiliriz. Yapmıyoruz. Çünkü sistem insanın kendi özünü unutmasına bağlı olarak çalışıyor. İnsanın önce kendisini hatırlaması gerekiyor. İnsanın özünde sevgi var, kaçımız hatırlıyoruz bunu. “Kimsin sen?” sorusu, romanın satırları arasında sürekli karşımıza çıkıyor. Belki de yazar, karakterler aracılığıyla kendisini kaybetmiş, unutmuş insanı ayıktırmak, kendine getirmek istiyor. Kendimize kim olduğumuzu sormamız belki de bu sistemde eriyip gitmememizi sağlayacak en önemli sorulardan biri.

Çocukların babaları tarafından tacize uğradıkları bir dünyanın parçası olmak ister miyiz? İstemiyorsak neden görmezden geliyoruz ya da sessiz kalıyoruz. Sistem görmemizi istemez, görmeyelim ki çarkı devam etsin ama yazar gösterir, hatırlatır. Bir nevi sisteme çomak saplar.

Ece’nin sınırları, biçimleri var ama kendi değişimi içerisinde bu ayrımları da yıkıp atıyor. Kendini var etme çabasında bu biçimler de yok oluyor. Özgürlük arayışıyla kendini bulma çabası birlikte yürüyor. Birlikte de yürümek zorunda. Kendimizi bulduğumuzda özgürlüğümüzü de kazanmıyor muyuz? O zaman neden daha cesur olamıyoruz, kendimize ve yaşadığımız topluma.

Minnina!

Topluma, insana, geleceğe, dostluğa, barışa, kardeşliğe, ama en çok kendine, ışıklarını kapama!

Minnina Işıkları Kapama, Ayrıntı Yayınları, 160 sayfa