Haber fotoğrafı: Anadolu kilim motifi
İpliğin icadıyla başlayan dokuma, Anadolu ve Mezopotamya’da sıradan bir zanaat olmanın ötesinde; ekonomiyi döndüren, sınıfları ayıran, coğrafyayı yansıtan ve ortak hafızamızı taşıyan eski bir bilgidir. Motiflerin gizemli dili, iplerin doğası ve özellikle kadınların emeği, benim için dokumayı insanlık tarihinin en samimi, en dokunaklı hikâyelerinden biri yapıyor.
Sevginin arkeolojisi
Dokumayı hem seyretmeyi hem uygulamayı hem de dokunmuş materyali elimle okşamayı… gerçekten seviyorum. Bu sevgi, sadece kumaşla temasın verdiği hazdan gelmiyor; toprağın derin anılarından, insanın en eski ritimlerinden ve uygarlık ateşinin ilk kıvılcımlarından besleniyor. Bir parça kumaşı parmaklarımın arasında gerdiğimde, bu yüzeyde bir zaman kapısı açılıyor. Çocukluğumda plakların o hafif çıtırtısıyla uykuya dalarken, sesin de iplik gibi sonsuz bir döngüde aktığını hissederdim. Sanırım işte tam da bu sebeple ipliğin yavaş yavaş ve “ostinato” bükülüşünü hayatın ta kendisi gibi görüyorum. Anadolu ve Mezopotamya’dan çıkan her kazı haberi, her motif çizimi, her lif parçası beni heyecanlandırıyor.
Çatalhöyük'teki yaşantı
İnsan ne zaman bir ipliği eğirdi ve o iplik ne zaman bir toplumu örmeye başladı? Neolitik çağın puslu sabahlarında henüz şehirler, imparatorluklar, yazı yokken lif vardı. İnsanlar yerleşik hayata geçmeden çok önce, bitkilerin kabuklarından, hayvan postlarından iplik yapıyor, doğanın sunduklarını işliyordu. Dokuma, tarımdan bile eski bir ihtiyaçtı: örtünmek, korunmak, taşımak, birbirine bağlanmak…
Bir yerde iplik, medeniyeti çağrıştıran ilk sözcüktü; çünkü bir şeyi bağlamadan hiçbir şey kuramazsınız. Dokumayı sevmemin en içten nedeni bu sanırım. Bir başlangıç değil, bir bağ.
Arkeolojik buluntular dokumanın köklerini M.Ö. 7000’lere, hatta daha geriye götürüyor.
Çatalhöyük’te bulunan dokuma parçaları
Anadolu’da, Çatalhöyük’te bulunan dokuma parçaları, bilinen en eski kumaşlardan. Son araştırmalar bunların keten değil, çevrede bolca bulunan meşe ağaçlarının iç kabuğundan -bast lifinden- yapılmış olduğunu işaret ediyor... Bu keşif doğayla iç içe, yerel kaynaklarla yetinen insanların resmini çiziyor.
Mezopotamya’ya bakarsak. M.Ö. 6800 yılında, Mezopotamya’nın ilk kent yerleşimi olan ve Zagros Dağları’nın eteklerinde bulunan Jarmo gibi yerlerde kil üzerindeki izler, aynı dönemde düz dokuma tekniklerinin buralarda ne kadar ustaca kullanıldığını gösteriyor.
Lifin ekonomisi ve tezgâhın doğuşu
Mezopotamya, dokumacılığın başlı başına büyük bir sistem olduğunu belgeleyen en eski yazılı kaynaklara sahip. Sümer kil tabletleri, yün atölyelerinin nasıl yönetildiğini, üretimin nasıl denetlendiğini, emeğin nasıl örgütlendiğini anlatıyor. Tapınaklar hem ibadet hem üretim merkezi olarak karşımıza çıkıyor. Yün, keten, eğrilmiş ipliğin ticaretin temel taşı olduğunu; kumaşın fiyatının lifin kalitesine, ipliğin inceliğine, harcanan zamana göre belirlendiğini biliyoruz. Atölyelerin çoğu kadınların emeğiyle dönüyordu. Erkekler savaşa, yönetime, denetlemeye giderken, dokumayı kadınlar sırtlanıyordu.
Yün, Mezopotamya’nın en büyük zenginliğiydi. Kıvrımlı yapısı sayesinde kolay bükülmesi, dayanıklı olması ve sıcak tutması ile çok değerli bir ticaret malıydı. Bu yüzden o dönemin dokuma tarihi, aynı zamanda koyunun evcilleştirilmesi ve yün ekonomisinin hikâyesiydi.
Kumaş, sınıf farkını gösteren bir unsurdu. Halk kaba, boyasız yün giyerken, soylular ince, parlak yünleri tercih ederdi.
Anadolu’da dokumanın izinin yanında tabii tezgâhın izi de Çatalhöyük’te çıkıyor. Dokuma ağırlıkları, çözgü taşları, kemik iğneler, erken kirmanlar gösteriyor ki, üretim evin içinde yapılıyordu. Kumaş burada sadece ticaret malı değil, kimlikti. Anadolu’nun değişken iklimi, göç yolları, bitki çeşitliliği lif ve motifi şekillendiriyordu. Yerel malzemeler, yaz sıcağına ve yayla serinliğine uygun, nefes alan kumaşlara dönüşüyordu.
Lifin alfabesi: Coğrafya, Yün ve Bitkisel lifler
Lif, dokumayı bir tür kültürel alfabe yapıyor. Mezopotamya’da yün ağır basarken, Anadolu’da bitkisel lifler daha erken görülüyor. Keten uzun ve pürüzsüz, Anadolu’nun iklimine uyum sağlıyor. Yün ise esnek, dayanıklı, bükülmeyi seviyor. Lif seçimi aslında coğrafya ve iklimle dans ediyor. Yünün yıldızının parlaması çok yoğun emek istiyor. Bu emek, eski toplumlarda sosyal düzenin de aynası aslında.
Osmanlı kirmanı
İğ ve Kirmanın bilimi ve Motiflerin dili
İğ ve kirman, insanın doğayla ilk “akıllı” buluşması değil mi? Kirman ağırlığı yerçekimini kullanıyor; iplik inceliyor, sıkılaşıyor, güçleniyor. Yerçekimi burada yardımcı, tasarım arkadaşı; böyle olunca büyüleyici bir sarmak ortaya çıkıyor: fizik estetiğe dönüşüyor, iplik güzelleşiyor, ritim kazanıyor. O ritim sonra motiflere ve bir kimliğe evriliyor.
Dokuma motifleri
Motifi anlamadan dokumayı anlamlandırmak güç. Mezopotamya’nın en eskileri geometrik: zikzaklar, baklavalar, çapraz çizgiler... Neden mi? İlk dokuma yüzeyi ızgaraya izin veriyor da ondan. İşte bu ızgara zamanla mitolojiye, aidiyete dönüşüyor.
Benim kilimlere olan ilgim malumunuz. Çünkü motifler hikâye anlatıyor. Anadolu’da güneş kursları, hayat ağacı, koçboynuzu… Bunlar sadece süs değil, anlam haritası. Semantiğin kocaman bir kitabı. Koçboynuzu güç ve korumayı, hayat ağacı aileyle evreni bağlıyor. Motifler belleğin taşınabilir şifresi; bin yıl geçse anlamını koruyor. Dokuma hafızayı kendinde saklıyor.
Zamanı eğiren zanaat
Dokuma hiç durmuyor. Tezgâh değişiyor, malzeme evriliyor, motif dönüşüyor ama iplik devam ediyor. Çünkü dokuma insanın kendini yeniden örme ritmi. Bugün müzede eski bir parçaya bakarken, sadece geçmişi değil, geleceği de görüyoruz. İplik zamanı döngüsel okuyor: eğiriyor, dokuyor, çözüyor, yeniden başlıyor.

Kasnağım ve dokumalarım
Dokuma sanatla teknolojinin ilk buluşması. Onu sevmemin nedeni bu: İnsanlığın hakikatle kurduğu en sıcak, en kalıcı bağ. Sevgi kumaşın sıcaklığında değil; devamında, emeğinde, biliminde, motiflerinde. Ben de kendi kasnağımda bu kadim sanatı sürdürerek, iple, zincirle, emek ve sevgiyle bilezikler dokuyorum… Kadının binlerce yıllık mirasını devam ettiriyorum…






