İstanbul’da bir müzisyen Cem Mansur

İstanbul’da bir müzisyen Cem Mansur
KAPAK HİKAYESİ

İstanbul’da bir müzisyen Cem Mansur

(Fotoğraflar: Yusuf Biton)

Her şey sıcak bir selamla başladı.

Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nun merdivenlerinden inerken karşılaştım sanatçı ile.

Güldüm, “Biletlerimizi aldık” dedim.

“Bekleriz” dedi.

O anda Cem Mansur ile röportaj yapabilir miyim ve yapmalıyım diye düşündüm...

İki telefon, iki e-posta ve nihayet karşı karşı karşıyayız...

O çay içiyor, ben kahve.

Soruyorum cevaplıyor...

Cem Mansur sadece sanatçı değil aynı zamanda çok iyi bir hatip...

 

Cem Mansur’u kendi ifadenizle tanıtır mısınız?

Hangi açıdan bakarsanız farklı bir tanıtım çıkabilir. Kısaca İstanbul’da bir müzisyen diyebiliriz.

Müzik yolculuğunuzda ağınıza takılanlar, yolunuzu aydınlatanlar kimler?

Ben bu soruya kişilerden çok, olaylar diye cevap verebilirim. Çocukluk yıllarımda müzik çok fazla yer almıyor. Kulağımda klasik müzik var ama kuzenler arasında piyano dersini ilk bırakan benim. Ve ileriki hayatımda müziği hayatımın tam ortasına oturtan da benim.

Yaşam yolculuğumun müzikle devam etmesi gerektiğini anlamam için 19 yaşında ve Londra’da olmam gerekiyordu. Müziğin beni heyecanlandırdığını, hayatımın vazgeçilmezi olduğunu idrak etmem çok kolay olmadı. Kısmen ülkenin ortamı, kısmen eğitim sisteminin yanlışlıkları beni engelledi. İlkokuldan lise hayatına kadar doğru öğretmen ile karşılaşmamam, müziğe biraz geç başlamama neden oldu. Kişinin hayatını değiştiren öğretmenlerdir. Günümüzde artık internet var inanılmaz eğitim programları var. Öğretmenlere “öğrencilerinizin hayatına girin” diye tavsiyede bulunurum.

Lisede cübbeli, kötü keman çalan ve primitif aletlerle nota öğretmeye çalışan öğretmenler beni yönlendiremediler. Ağabeyim gibi mühendislik okumaya Londra’ya gidince durum tamamen değişti. Kendimi teknik bir okulun basket salonunda, ciddi grupların verdiği konserlerin ortasında buldum. Ve aniden bir koroya da katıldım. İlk defa müziğin iyi tarafını görmeye başladım. İlk defa Mağara senfonisini, Verdi’nin operasını dinledim. Müziğin içinde olmaya karar verdim. Başka türlü yaşamak istemediğimin farkına vardım.

Leonard Bernstein ile karşılaşmam büyük bir şans ve hayatımın bir dönüm noktası oldu. Leonard Bernstein ile herkesin iyi müziğe hakkı olduğunu öğrendim. Geç de olsa artık orkestra şefi olmak istediğimi biliyordum. Yüzyılın en iyi müzisyenlerinden biri ile yolum kesişmişti ve etkilenmemek mümkün değildi.

Sanat öğrenilebilir mi, yoksa doğuştan yetenek midir?

Bu konuda şunu söyleyebilirim: Şirket müdürü olmak, spor öğretmeni olmak öğrenilir mi, yetenek mi? Tüm bunlar için aynı soruyu sorabilirsiniz. Her ikisinin değerinden ayrı ayrı söz edebiliriz. Bazı insanlar bazı şeyleri daha iyi yapıyorlar, bu bir gerçek. Ben çöp adam bile çizemem; öğrenseydim yapardım ama ressam olamazdım belki de. Tenis öğrenseydim, ata binmeyi öğrenseydim her ikisini de yapardım. Çalışmak çok önemli. Hele müzik söz konusu olunca pratik yapmak değer kazanıyor. Keman veya piyano çaldığınız zaman, bir enstrümanınız var. Bu size kolaylık sağlar. Gel gelelim orkestra şefliğinde, yönettiğiniz kişiler sizden çok daha büyük ve tecrübeli olabiliyorlar. O insanlarla karşı karşıya gelip bir şeyler çıkartmak zorundasınız. Benim en büyük şansım, birçok önemli orkestraya dokunabilmem oldu. İsteyerek severek çalan müzisyenlerle birlikte olduğunuz zaman bir enerji akışı kendini gösteriyor.

Bu bağlamda bir orkestra şefi nasıl pratik yapabilir? Zor bir çalışma olsa gerek...

Evet, orkestra şefi zihinsel çalışmalar yapmak durumunda. Duymak istediklerini zihninde canlandırmak önemli. Bestecinin dünyasına dalmak, ne ifade etmek istediğini keşfetmek, neyi ne için yazmış olabileceğini düşünmek gerek. Bir sonraki etap ise realize etmek... Kafanızın içinde oluşturduklarınızı orkestra ile senkronize etmek gerek. Ve bu konuda gerçekçi olmak gerek.

Berlin Filarmoni Orkestrası’ndan çıkacak tınılar ile bir taşra orkestrasından çıkacak tınılar aynı olmayacaktır. En iyisini yaptım diye bir olgu yoktur. Çünkü en iyisi dediğiniz anda bile bir sonraki gece bir başka konser salonunda başka bir orkestradan başka bir orkestra şefi ile farklı bir yorum olacaktır. Yapılabileceklerin limiti vardır. Yorum adına tuhaf şeyler yapamazsınız. Sıkıcı bir yorum ile heyecan verici bir yorum arasında dağlar kadar fark yoktur. Bir nüans yeter.

Çok düşünmek gerek. Hangi orkestra ile çalıştığının farkında olmak gerek. Çalanların yaşı ne olursa olsun bu genç adamın söyleyecek bir lafı var, onu dinleyelim hissini uyandırmak ve isteyerek çalmalarını sağlamak gerek.

Estetik, müzik psikolojisi gibi dersler aldınız. Bu konularda neler söyleyebilirsiniz?

Londra’da gittiğim üniversite, sanata ve hayata çok geniş perspektiften bakan bir okuldu. Özellikle benim gibi henüz ne yapmak istediğine kesin karar vermemiş biri için birçok sanat dalı seçeneği vardı. Çünkü müziğin içinde olmak istiyorsanız sadece icracı olmak gerekmiyor. Müzik tarihçisi, müzik terapisti, eleştirmen, müzik yazarı, stüdyo yönetmeni olmak mümkün. Bütün bunlar müziğin içinde var olabilme yolları. Çok geniş bir yelpazenin parçaları. Ben de okumayı seven biri olarak değişik konularda dersler aldım. Bu da benim algımın değişmesine, müziğin solfejden ibaret olmadığını anlamama sebep oldu.

Müzik, ‘ülkeler arasında bir köprü görevi görür’ savına katılıyor musunuz?

Bir eseri, o eseri yüzlerce kere dinlemiş kişilere çalmakla, ilk defa dinleyene çalmak arasında icracı tarafından hiçbir fark olmaması gerekir. Ama salonda ne algılandı, eser hangi duyguyu verdi fikri önemli. Salonun toplu enerjisi diye bir durum var. “Müzik insanları birbirine bağlayan tek şey” dersek, biraz ileri gitmiş olmayız. Müzik hepimizin ortak meselesi. Edebiyat ile, siyaset ile ilgilenmeyen insan vardır ama müzik ile yolu kesişmeyen yoktur. Vapurda giderken ayağı ile ritim tutmak bir müzik hareketidir. Müzik hayattan kaçmak için değil, hayat ile yüzleşmek içindir. Özellikle çok sesli müzik, uygar bir toplum olma ifadesidir.

Feride Petilon Cem Mansur ile CRR'de

Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası’ndan bahseder misiniz?

En çok sorulan sorulardan biri bu orkestranın neden kurulduğudur. Cevap gayet net: yoktu ondan kuruldu. 2007 yılında başlattığımız bir proje. Birçok ülkede Ulusal Gençlik Orkestraları vardır. Bizim ülkemizde de olması gerektiğine inandım. Özellikle konservatuar öğrencilerinin kendilerinden olan beklentileri yukarı çeken bir proje. Standartın yükseltilmesi, dünya ile tanışmaları açısından önemli. Konservatuarda karşılaşma olanakları olmayan eserleri çalma fırsatını elde ettikleri bir proje. Müzik yapıyoruz ama topluma bu açıdan daha neler katabiliriz sorusunu sorabilecekleri bir ortam. 14 yıldır var olan bu proje yüzlerce müzisyene müzisyen olmakla ilgili yeni bir bakış açısı kazandırdı.

Gençler dünyanın büyük orketralarında kendilerini kanıtlayabilecekleri, Avrupa’da festivallere katılabileceklerini gördüler. Mezunlarımız arasında Berlin Filarmoni Orkestrası’nda çalanlar var. Ancak, Türkiye realitesinde yüzlerce işsiz genç müzisyen olduğu gerçeğini de söylemek gerek.

Cemal Reşit Rey size neyi ifade ediyor?

Kendisini tanıma fırsatını elde ettim. Nota, piyano, müzik tarihi dersleri aldığım yaz aylarında tanıştım. İstanbul müzik hayatında önemli rolü olan bir kişidir. Şehir Orkestrası’nın, daha sonra Senfoni Orkestrası’nın kurucularındandır. İstanbul müzik hayatına kozmopolit bir yaklaşım getiren Cumhuriyet bestecileri arasında yer alan sanatçının adının bu salona verilmesi kadar doğru bir karar olamazdı. Salonla benim ilişkim Akbank Oda Orkestrası ile başlar.

Açıklamalı, temalı konserler vererek İstanbul’da yeni bir dinleyiciye ulaşan bu salonun genel sanat yönetmenliğini yapmak bugüne kadar hiç gündemimde olan bir şey değildi. Açıkçası 7-8 yıldır hiç uğramadığım, programları hakkında bilgim olmadığı bir mekândı. Neyse ki, ben hala onların gündemindeymişim ve beni buldular. Kısa sürede çok güzel ve özel programlar geliştirdik. Farklı platformlarda tanıdığımız birçok kişinin kapısını çaldık. Onların takvimine uyduk. Farklı gençlik gruplarını davet ederek dinleyiciyi motive ettik. Uzun soluklu, heyecan verici bir çalışma olması en büyük dileğimiz. Sabır ve anlayış ile çalışıyoruz.

Şimdi de gündemi oluşturan o meşhur kedi hikâyesini sizden duymak isteriz…

Ben kedi sever biriyim. İstanbul’da yaşıyoruz. Nişantaşı’nın ortasındayız, kedi ile karşılaşmamak mümkün değil. Ama inanın seyirciler arasında kedi mamasını salona getirenlere rastladım. Hiç güvenli bir davranış değil. Astımı, alerjisi olan var. Daha önemlisi, çok pahalı olan elektronik malzeme kutuları var. İçine kedi pisliği, tüyü karışması çok tehlikeli. Salon kedilerle bir anda magazinsel bir hal aldı. Mutlaka bir çözüm üreteceğiz.

Öğretim üyesi, yönetmenlik, orkestra şefliği… Sıralamak mümkün değil ama her birinin hayatınızdaki farklı yerini söyleyebilir misiniz?

Müzisyen olmanın belli evrelerde belli görevleri vardır. Cemal Reşit Rey’e sanat yönetmeni olmam teklif edilmeden önce Mimar Sinan Üniversitesi’nde görev almam teklif edildi; kabul ettim çünkü öğretmem gerekenler olduğunu düşündüm. Yurt dışında konuk şefliği yaptığım orkestralar var. Gençlik Orkestrası tutkuyla bağlı olduğum bir proje. Cemal Reşit Rey’de ilk defa icracı bir yönetmen oluyor. Ama konserlere çıkmadan karşı odaya giderim, kostümümü giyer orada dururum. Her işin hakkını ayrı ayrı vermek gerek.

Hayalleriniz?

Ne kadar çok kişinin hayatına müzik sokabilirsem, ne kadar çok kişiyi müzik yolu ile birbirine yakınlaştırabilirsem misyonuma o kadar yaklaşmış olacağım. Özellikle doğup büyüdüğüm bu şehirde müziğin vazgeçilmez bir uygarlık ihtiyacı olduğunu gösterirsem mutlu olacağım. Müzik eğitimi ilkokuldan başlar. Toplum barışı için en önemli ögelerden biri, “Barış İçin Müzik” Türkiye’nin bir mucizesidir. Bu proje ile Birleşmiş Milletlerin Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde belirtilen “Her çocuğun sanatsal yaşama katılma hakkı vardır” ilkesi gündeme geldi. Müzik yolu ile insanlara pozitif etki yaratabilmenin faydasını görmek ve yapmamak bir suçtur. Müzik herkese bir şekilde ulaşmalı…