“Bella’nın Öyküsü”

“Bella’nın Öyküsü”
KAPAK HİKAYESİ

“Bella’nın Öyküsü”

Sabiha Bânu Yalkut-Breddermann, 1952, Ankara doğumlu, etnolog, dinler tarihi uzmanı, yazar ve yönetmen. Her ne kadar ülkemizde Yezidiler üstüne yaptığı araştırmalarla öne çıksa da, belgesel filmleriyle de önemli bir yere sahip. “Kültür Bakanlığı Özel Ödülü”ne layık bulunan, Orhan Veli’nin, “Erol Güney’in Kedisi” adlı şiirinden yola çıkarak yaptığı Yaşamın Sürüklediği Yerde- Erol Güney’in Yaşam Öyküsü adlı belgeseli ve yakın dönem Türkiye tarihinin önemli tanıklarından Bella Eskenazi’nin hayat hikâyesinden yola çıkarak hazırladığı “Bella’nın Öyküsü” belgeseli ile kültür-sanat dünyasına önemli katkılarda bulunmaya devam ediyor.


Bella Eskenazi ve Sabiha Bânu Yalkut-Breddermann


Müzik prodüktörlüğünü Piyanist Renan Koen üstlendiği Bella’nın Öyküsü belgeseli, geçtiğimiz günlerde Türk Musevileri Müzesi tarafından zoom üzerinden yapılan çevrimiçi yayınla izleyiciyle buluştu. Belgesel, bir anlamda kısa Türkiye tarihi. Bella, uzun yaşamında pek çok olaya tanıklık etmiş. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 Olayları gibi azınlıkları doğrudan etkileyen politikalara, pogromlara maruz kalmış, Türkiye tarihinde kapanmayan bir yara olarak kalan köy enstitülerinin kuruluşuna şahit olmuş ve kapatılana kadar doğrudan destek vermiş. Sabahattin Eyüboğlu’ndan Orhan Veli’ye, Sabahattin Ali’den Azra Erhat’a kadar pek çok sanatçıyla ve kültür insanıyla dostluk kurmuş. Umuyoruz ki, her iki belgesel de yitirdiğimiz kültür-sanat dünyamızın boyutlarını tekrar hatırlamamıza yardımcı olur, Türkiye siyasi tarihinin karanlıkta kalmış noktalarını aydınlatılmasında rol oynar, anti-semitizmle mücadeleye katkıda bulunur. Sabiha Bânu Yalkut-Breddermann ile “Bella”yı konuştuk.

“Bella” belgesel filminde İstanbullu bir Yahudi ailesinin kızı olan, yakın dönem Türkiye tarihinin en değerli tanıklarından Bella Eskenazi’nin hayat hikayesinden bir kesit izliyoruz. Bu belgeseli yapma düşüncesi nasıl oluştu?
Bella Eskenazi ile 2009 yılında, Erol Güney’in yaşamını konu alan Yaşamın Sürüklediği Yerde... Erol Güney’in Öyküsü adlı belgeselimin çekimi sırasında tanıştım. Bu belgesel için kendisinden benimle bir söyleşi yapmasını rica ettim. Bella da bu ricamı kabul etti. Böylece bugünlere kadar gelen, giderek derinleşen dostluğumuz başladı. Tanıdıkça Bella’yı daha çok kendime yakın hissettim, daha çok sevdim. Aynı zamanda yaşamı, kişiliği, kısacası her hali beni çok etkiledi. İçimde onu tanıtma isteği uyandı. Böylece bu belgesel ortaya çıktı.

Belgeselden bize yansıdığı kadarıyla Bella ile aranızda çok özel bir ilişki var. Çekim sürecinde neler yaşadınız?
Zaman içinde birbirimize çok yakınlaştık. Barcelona, İstanbul, Düsseldorf ve Berlin’de fırsat buldukça buluştuk. Bella’nın sevgili biricik kızı Karen benim de dostum oldu. Bir yönetmen ve protagonist ilişkisi değildi bizimkisi. Çekim sırasında da her zaman yaptığımız gibi gezdik, dolaştık, sohbet ettik. Bu nedenle çoğu zaman kamerayı unuttuk, kendimizi rahat hissettik sanıyorum. Böylece çekim sürecinin zevkli ve görece kolay geçtiğini düşünüyorum. Umarım Bella da aynı fikirdedir.



İ
nce, abartısız duyarlılık: Bella!

Belgesel için uzun zaman boyunca Bella ve ailesinin yakınında oldunuz. Bella’nın koşulları, dünya tasavvuru hakkında izlenimlerinizi aktarır mısınız?
Aslında Bella’nın yanında belgesel için uzun uzun olmadım. Bir arada olduğumuz bazı zamanlarda belgesel için çekim yaptık desem daha doğru olur. Bella içinde bulunduğu durumlara sevecen bir nezaketle uyum gösteren, yakınmayı sevmeyen bir insan. İstanbul ve Barcelona arasında mekik dokuyor. Her iki kentin de tadını çıkarmaya çalışıyor. Tabii bunu gerçekleştirebilmesinde Karen’in ve torunu Alba’nın da büyük payı var. İnsan Bella ile beraber olunca hem onun hem kendisinin yaşını unutuyor. Sohbetlerindeki ince, abartısız duyarlılık insanın içine işliyor.

“Bella etkilendiği kadar, etkilemiş de”

Bella’nın yaşamına damga vuran iki kent var: İstanbul ve Ankara! İki farklı kentte, iki farklı Bella portresi çizersek neler söyleyebiliriz?
“Eski İstanbullu” denilince aklıma gerçekten Bella geliyor. İstanbul’un çok kültürlü zamanlarını içine sindirerek yaşamış, dil öğrenmeye büyük bir yeteneği olduğundan çeşitli kültürlerin inceliklerine vakıf olabilmiş bu kentte. Dünyaya açık, donanımlı kişiliği böyle bir ortamda gelişmiş. Ankara’da ise bence Bella’nın bu özellikleri yeşerecek, ortaya çıkacak bir ortam bulmuş. Özellikle de Hasanoğlan Köy Enstitüsü deneyimi, Ankara’da içine girdiği ortam, Orhan Veli’ye verdiği ilham, Bella’yı sadece bir İstanbullu olmaktan çıkararak, tüm Türkiye’ye mal etmiş.


Türkiye’nin en değerli şairleri, yazarları, ressamları ve bilim insanlarının Bella’nın kültürel gelişimine son derece katkıda bulunduğunu izliyoruz. Bella’nın yakın çevresi için neler söyleyebiliriz?
Bella’nın büyük ablası Dora ve eniştesi Erol Güney “Türk Rönesansı” olarak adlandırılan dönemin önemli aydınları arasında. Sabahattin Eyüboğlu, Orhan Veli, Sabahattin Ali, Mualla Eyüpoğlu, Necati Cumalı, Melih Cevdet Anday, Cahit Sıtkı Tarancı gibi Türk Edebiyatının ve kültürünün önde gelen kişileri, ablası ve eniştesinden dolayı Bella’nın da çevresini oluşturmuş. Zannedersem Bella onlardan etkilendiği kadar, onlar da Bella’dan etkilenmiş.

“Bella” sizin için ne ifade ediyor?
Duyguların sözle ifade edilmesi zor gibi geliyor bana. Ama ifade etmeğe çalışayım: Bella’yla birlikte olmak, tıpkı alabildiğine özgür, sevecen bir ülkeye seyahate çıkmak gibi! Bella benim sığınağım.

Belgeselde Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran politikaların, siyasi çıkmazların, bir ailenin hayatını nasıl değiştirdiğini de izliyoruz. Bella’yı düş kırıklığına uğratan nedenler sizce ortadan kalktı mı? Bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Maalesef hiç birimizin yaşamı siyasi ortamın belirleyiciliğinden kurtulamıyor. Bella’nın ailesini parçalayan, Bella’yı düş kırıklığına uğratan nedenler kanımca hâlâ tüm ağırlığıyla ve benzer sonuçlara neden olarak sürüp gidiyor.

Belgesel çekmekle neyi hedefliyorsunuz? Genç belgeselcilere hangi tavsiyelerde bulunursunuz?
Toplumların hafıza kaybına uğramalarının çok sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Geçmişle bugünün ilişkisinin kopmaması gerektiğine inanıyorum. Toplum katmanlarının birbirinden sanıldığı kadar uzak olmadıkları fikrindeyim. Azınlıklar, çoğunluklar, alt kültürler, fakirler, zenginler, İstanbullular, Anadolulular vb. gibi kategorilerle, kavramlarla düşünmeyen biriyim. Bu kategori ve kavramların hayatın gerçekleriyle her zaman örtüşmediği kanısındayım. İnsanların yaşamlarının bambaşka yerlerde de kesişebileceğini, gerçek dostlukların bu gibi ayrımların dışında kurulabileceğini Bella’nın Hasanoğlan’daki öğrencileriyle ilişkisi, Dora ve Erol Güney’in Aşık Veysel’le kurdukları yakın dostluk gibi örneklerle göstermek istedim. Genç belgecilere her şeyden önce kendileriyle özleştirdikleri konuları ele almalarını ve çekinmeden. Tutkuyla çalışmalarını tavsiye ederim.