Haber fotoğrafı: Sandra Peso, Altın Portakal Jüri Özel Ödülü, 1 Kasım 2025
SANDRA PESO 1988’de İstanbul’da doğdu. Virginia Üniversitesi’nde İktisat ve Tiyatro bölümlerinden çift ana dal diplomasıyla mezun olduktan sonra New York Film Academy’de bir senelik film yapımı eğitimi aldı. Bu sürede çeşitli kısa filmlerde yönetmenlik ve görüntü yönetmenliği üzerine yoğunlaştı. Yüksek lisansını New York’ta Parsons School of Design’da Design and Technology (Tasarım ve Teknoloji) bölümünde tamamladıktan sonra “Olor de Amber” (Amber Kokusu) isimli Türk Yahudi Cemaati kadınlarıyla ilgili orta metraj belgesel projesini yönetti. Sandra Peso kurgu ve grafik animasyon yanında reklam filmlerinde yapımcılık yapıyor. “Bimba” ise yazarlığını ve yönetmenliğini yaptığı ilk filmidir.
Genç bir yönetmen olarak sinemaya güçlü ve sessiz bir dille adım atan SANDRA PESO, “Bimba” adlı kısa filmiyle izleyiciyi hem geçmişle hem de kendisiyle yüzleştiriyor. Altın Portakal’dan Jüri Özel Ödülü’yle dönen bu film, yalnızca bir anlatı değil; kolektif hafızaya dokunan, travmalarla baş etmenin ve iyileşmenin sinematografik bir yolu. Hafıza, kimlik ve sessizlik temalarını zarif bir duyarlılıkla işleyen Peso ile sinema serüvenini, ilham kaynaklarını ve yolculuğunun iz bırakan duraklarını konuştuk.
Sinemayla ilk bağınız nasıl kuruldu? Sizi ilk kez kamera arkasına çeken duygu veya an neydi?
Çocukluğumdan beri filmlere ilgim var. Küçükken çizgi film izlerken bile kendimi unuturdum. Sanırım beni bu his sinemaya yönlendirdi. Kendimden apayrı dünyalardan, hiç olmadığım belki de olamayacağım insanların duygularını yaşayabilmek, birkaç saatlik de olsa deneyimleyebilmek... Bir filmin etkisi de sadece kendi saatleriyle kısıtlı değil zaten, bazı hikâyeleri senelerce içinizde taşıyorsunuz. Üniversite yıllarında ben de bunu yaratabilmek istediğimi hissetmeye başladım.
1 Kasım 2025 Ödül Töreni (soldan sağa) Kağan Kerimoğlu (görüntü yönetmeni), Anna Maria Aslanoğlu (yapımcı), Sandra Peso (yönetmen), Büşra Petek (yapım amiri)
“Bimba” filmiyle çok güçlü bir anlatı kurdunuz. Hikâyenin çıkış noktası neydi?
Bir arkadaşımla konuşuyorduk. Bana, bir düğünde yanında oturan yaşlı bir amcanın paylaştığı hikâyeyi anlattı. Bir gece köyde, çocuğun biri komşunun evinde tanımadığı bir silüet görmüş. Bütün köyü ayağa kaldırmış. Hırsız yakalanmış ve köy meydanına bağlanmış. Hırsız sabaha kadar derdini tek tek ahaliye anlatmış - doğru mu yalan mı belli değil. Ama ona inananlar birer birer köy meydanından ayrılmış. Sabaha karşı orda kalan birkaç kişiyi de ikna edince adamı salmışlar. Bizim filmimizde yakalanan adam konuşmuyor, onla ilgili bir bilgi edinmiyoruz. Ama burdaki tekil yabancı ve karşısındaki çoğunluğun dinamiği dikkatimi çekmişti. O sıralar, aklımda dönen aidiyet meseleleriyle birleşince, azınlığın çoğunluk olduğu bir ortamda bu durum nasıl olurdu, bunu irdelemek istedim. Bu hikâyeyi tekne gibi bir mekâna koymak da karakterlerin kaçacak yeri olmaması amacını taşıyordu.
Bu filmde görselliği güçlü bir şekilde kullandınız. Sinematografiyle anlatmak istediğiniz temel duygu neydi?
Görüntü yönetmenimiz Kağan Kerimoğlu’yla filmin vermek istediği duygu üzerine çok konuştuk. Karakterlerin mekânda ve durumda hissettikleri rahatsızlık, sıkışmışlık ve klostrofobi hissini izleyiciye de geçirmek istedik. Bu sebeple kadrajlarımız sabit, çoğu zaman teknenin parçalarıyla çerçevelenmiş ve karakterlerin iyice kısıtlandığını hissettiren kareler oldu. Sadece filmin ilk sahnesinde, yabancı yakalanırken kamerayı omuzda kullandık. Orda bir kaos yaşanıyordu ve kamera da bunu yansıtabilmek için bu kaosun tam ortasındaydı. Yansıtmak istediğimiz tek mekânda sıkışmışlık hissi, bu sahneden sonra başlıyordu. O yüzden kamera dili ilk sahneden sonra tamamen değişip sabit planlara döndü.

Sandra Peso (Fotoğraf: Teri Erbeş)
Filmin sessiz ama güçlü bir dili var. Bu anlatım dilini oluştururken nelere dikkat ettiniz? Sessizlik sizin için neyi temsil ediyor?
İzleyiciye düşünme ve hissetme alanı bırakan filmleri daha etkileyici buluyorum. Seyirciyi bir durumla karşı karşıya bırakıp durumu hem karakterin gözünden hem de kendi içinde yaşayabilmesi için bir alan gerekiyor. Sanırım ister istemez böyle bir film yapmaya kaymış oldum. İnsan sessizliği kendi düşünceleriyle dolduruyor. Sadece bir film izleyicisi için geçerli değil bu. Çoğumuz karşımızdan bir cevap alamayınca içimizde onunla ilgili cevapları kendimiz üretmeye başlıyoruz. Filmde sessizlikten ziyade, herkesin o sessizliği kendi önyargıları ve kendi dertleriyle nasıl doldurduğuyla alakalı bir şey keşfetmeye çalıştım.
Ekibinizle birlikte üretim süreci nasıl geçti? Set ortamında yaşadığınız en unutulmaz an neydi?
Filmin yapımcısı Anna Maria’yla hazırlık sürecine başladığımızda teknede çekimin zor olacağını tahmin ediyorduk, ama bu kadarını değil. Hiç akıl kârı değilmiş, yaşayıp görmüş olduk. Gerçekten çok zorlandık. Rüzgar, dalgalar, arka planınızın bir açıdan diğer açıya geçene kadar sürekli değişiyor olması, yerin sürekli altınızdan kayıyor olması gerçekten zor. Bunun yanında hiçbirimiz denizde çekmeye alışık değildik. Ama böyle güçlükler olunca dayanışma da bir o kadar arttı. Oyuncular da bu zor koşullarda büyük bir sabırla çalıştılar. Tüm bunlara rağmen minimal oyunculukla çok şey anlatabildiler.
Çektiğimiz tekne dışında bir de daha ufak bir ekip teknemiz vardı. İki tekne arasına düşerken kurtarılan genç kız oyuncumuz Balım, aynı şekilde kurtarılan lens çantası, sahnede şişme botu kullanırken dümen sapının kopmasıyla kontrolsüzce kendi etrafında dönen oyuncumuz Erhan, aynı botla duramayıp teknenin altına girmesi… Çok acayip şeyler yaşandı. Tabii biz can kurtaranımız ve dalgıcımızla hazırlıklıydık. Yapım amirlerimizden Alican, şansa aynı zamanda iyi bir kaptan ve tekneciydi. Sayesinde bu durumları kimseye zarar gelmeden atlattık. Ama böyle zor tecrübelerin de kendine has çekici bir yanı oluyor açıkçası. Bir daha yapmam diyemem.
Filmde geçmiş travmaların gençlik aracılığıyla iyileştirilmesinden söz ediliyor. Sizce gençlik, kolektif yaraları onarma gücüne sahip mi?
Kolektif yaralar boşuna oluşmuyor. Geçmiş jenerasyonlar bizim aklımızın alamayacağı zorluklar yaşamışlar. Ama bazen insan bunlara tutunmaktan ileriye bakamıyor. Bunlara olan saygıyı yitirmeden, görmezden gelmeden ama kendimizi de bunlarla tanımlamadan yaşanabileceğini umut ediyorum. Her zamanın genç jenerasyonu da biraz bunu yapma çabasında gibi geliyor. Geçmişi değiştiremeyiz, ama açılan yaralar seneler içinde birikerek ağırlaşıyor. Genç jenerasyonun bu yaraları kendinde onarabileceğine ve kendi çocuklarına yükü daha da ağırlaştırılmış bir geçmiş bırakmayabileceklerine inanıyorum.
“Köklere dönüş” ve kültürel hafıza temaları sizin için neden bu kadar önemli? Bu alana yönelmenizin arkasında kişisel bir geçmiş var mı?
Muhtemelen kendi hayatımda da bu konularda sıkışıklık hissettiğimden dolayı ilk filmim bu temalar çevresinde oluştu. Köklerimizi anlayabilmek, üzerine düşünmek çok önemli ve bunun yanında başka kökler oluşturmak da bir o kadar kıymetli gibi geliyor bana. Kültürel hafıza ister istemez benliğimizi etkiliyor, hatta bazen oluşturuyor. Ama bunların dışında da kim olduğumuza kafa yormak, hiç kolay olmasa da değerli bir arayış.

1 Kasım 2025 Ödül Töreni - (soldan sağa) Sandra Peso ve Jüri üyeleri Vuslat Saraçoğlu, İlkay Nişancı, Ezgi Esma Kürklü Pervaz
Antalya Altın Portakal’da jüri özel ödülüne layık görülmek sizin için ne ifade ediyor?
Altın Portakal çok köklü bir festival ve Türkiye’de üreten biri olarak filmimin girmesini en fazla istediğim yerlerdendi. Ödülle dönmek beni gerçekten çok mutlu etti. Ama sanırım beni en çok mutlu eden ve duygulandıran şey jürinin ödülü verme sebebindeki açıklamaydı. Filmin üzerinde düşünüldüğünü, arkasındaki senelerce yaşanan ve çalışılan katmanların hissedildiğini görmek benim için gerçekten çok anlamlıydı.
Türkiye'de hem kadın yönetmen hem de bağımsız bir film üreticisi olmanın sektörde zorluklarını yaşadınız mı? Nelerin değişmesini isterdiniz?
Benim deneyimlediğim kadarıyla sektör hala erkek egemen bir sektör. Erkek dili, tabirleri film/reklam sektöründe hala dominant. Bu yavaş yavaş değişiyor, kadınları ekiplerin üst kademelerinde çok daha fazla görüyoruz artık. Ama kadın yönetmenlerin özellikle “kadın yönetmen” olarak adlandırılmadığı bir zamana henüz gelemedik. Umarım bir gün o da olur.
İzleyicilerin “Bimba”dan çıktıktan sonra içlerinde hangi duygu ya da soruyla kalmalarını isterdiniz?
En derinine inince Bimba’nın sorduğu sorular sanıyorum, şöyle: “Doğrularım nereden geliyor?” “Kendi doğrularıma güvenebilir miyim?” “Karşımdaki insanı olduğu gibi görebiliyor muyum?” Bunlar bir hayli ağır sorular ama umarım film izleyiciye kıyısından köşesinden bunları düşündürtüyordur.
Bundan sonraki projenizin temasını şimdiden biliyor musunuz?
“Bimba” benim için aile ve aidiyet meselesinin başlangıcıydı sanırım. Ama daha bu konuyu kendi içimde bile çözebildiğimi zannetmiyorum. Bir süre daha bu temadan devam ederim gibi hissediyorum.






