Haber Fotoğrafı: Sara Silva Filiba


Yıl 1986… Mekân, rahmetli hahambaşımız Rav Asseo’nun yazlık evi… Rav Asseo’nun eşinin rahatsızlığı nedeniyle, Burgazada’dan geçmiş olsun ziyaretine gelen grubun içinde, kimimizin yakından tanıma mutluluğuna eriştiği, çok değerli ve sevgili büyüğümüz, hocamız SARA SİLVA FİLİBA (Madam Filiba) da vardı. Bir ara hanımlar grubunun yanına gelip nezaketen hâl hatır soran Rav Asseo, Madam Filiba’nın öğrencisi olduğunu bildiği hanımlardan birine soracak oldu: “Alors, vous aimez ce que Madame Filiba vous enseigne?” (Peki, Madam Filiba’nın size öğrettiklerini beğeniyor musunuz?) Öğrenci gülerek şu yanıtı verdi: “Oui Éminence, nous rions beaucoup!” (Evet Eminans, çok gülüyoruz!)

Madam Filiba’yı 1980’li yılların sonlarında tanıdım. Geriye dönüp baktığım zaman, esasen öğrencinin yanıtı yanlış değildi. Evet, çok gülerdik! Daha doğrusu, gülerek öğrenirdik… Yaşımız genç; isimlerden, olaylardan bir nükte fırsatı yakalama ve hatta ders kaynatma becerilerimiz hâlâ tazeydi. Antik Mısır’da, firavunun baş muhafızı Potifar’dan “Pötifur” olarak söz ettiğimizde, hocamız da bizimle birlikte gülerdi! Birimiz “uga” (kek) sözcüğünün başındaki “ayin”i de okumaya kalkıp “auga” dediğinde, bu sefer hocamız “Burada Afrika lisanı öğretmiyoruz canım!” der ve yine bir kahkaha tufanı kopardı. Kimi zaman da, 20. yüzyılın donanımıyla ecdadımıza akıl öğretmeye kalkardık! O zaman hocamız bize, altın değerindeki şu uyarıyı yapardı: “İjikas (kızlar), o günün koşullarında düşünmek lâzımdır!” Aynı nehirde iki kez yıkanılamayacağını, hocamızdan öğrendik…

Yazımızın başındaki sohbete geri dönecek olursak: Değerli Rav Asseo, öğrencinin yanıtında belki bir peraşa1 veya aftara’ya2 atıfta bulunacağını ummuştu; ama Madam Filiba’ya ve öğretme çabasına duyduğu güvenin bir ifadesi olarak, şu yanıtı verdi: “La Torah doit s’enseigner dans la joie…” (Tora neşe içinde öğretilmelidir…)

Madam Filiba’yla karşılıklı sohbetlerimiz sonrasında, yanından hep yüzümde bir gülümseme ile ayrılırım. Bu onun, yaşamın tüm güçlüklerine rağmen etrafına ışık saçan, ismi3 ile müsemma huzur veren doğasından, bilgeliğinden kaynaklanır. Bir de, kimisi yaşanırken pek keyifli olmasa da, aradan zaman geçince hem muhatabını hem dinleyenleri güldüren Judeo-Espanyol veya Fransızca anekdotlarını, ne kadar dinlesem doyamam…

Öğrenmeyi ve öğretmeyi yaşamının merkezinde tutmuş değerli hocam, Şalom Gazetesi Judeo-Espanyol sayfası ve El Amaneser yazarı Sara Silva Filiba’ya sordum. O anlattı…


Lolita Nahmias Haleva ve Silva Filiba

Annem Linda Nefusi ve babam Salvator Bensusen kuzendiler...
Babam Tekirdağ’da doğdu, fakat çok genç yaşta onu okumaya Selanik’e gönderdiler; okulunun ismi, “École Commerciale Laïque Française” idi. Orayı bitirince, artık Tekirdağ’a dönmedi. İstanbul’da, Selanik Bankası’nda işe başladı. Annem İtalyan tebaalıydı. Granpapa (annemin babası) Leon Nefusi, bilgili, çevresi geniş bir kişiydi. Annem de babam da çok kültürlü kişilerdi. Tek çocuk oldum; çünkü ekonomik vaziyet o kadar parlak değildi. Olan tek çocuklarına, her şeyin en iyisini vermek istediler.

Sara Silva…
Annemler konserlere giderlerdi. Meşhur bir operet vardır: “Çardaş Fürstin”. O operette “Silva” ismini duyan annem, bu ismi çok beğendi. Babaannemin ismi Sara’ydı. Babam bana, annesinin ismi verilsin istiyordu; bu sebeple, bana iki ismi de verdiler.

Komşularımız…
Pasaj Salti [Küçük Hendek Sok., Galata] vardı; ilk orada oturduğumuzu hatırlıyorum. Komşularımızdan, bizimle aynı katta oturan Musaoğlu ailesinin üç kızı ve bir oğlu vardı. Kızların en küçüğü benim yaşlarımdaydı. İki dairenin arasında kocaman bir teras vardı. Annelerimiz oraya halı sererdi; birlikte oynardık. Bir anne pasta yapar verir; diğeri muhallebi yapar getirirdi.


Silva Bensusen - Albert Filiba düğünü (1949)

Sonra Tünel’e taşındık. Tramvaylar manevra yapardı. İşte tam karşısındaki büyük apartmana geçtik: Hornstein Apartmanı. Bina Hahambaşılığa çok yakındı; mutfaktan görebilirdik…. Bütün çocukluğum ve gençliğim orada geçti. Orada evlendim… Doğan Gabay komşumuzdu. Bizden büyüktü; bizi okula götürürdü. Doğan Gabay’ın, düğünümden bir gün önce merdivenlerde bana söylediği şu sözleri hatırlıyorum: “Bonjour futur madame! Demain nous venons tous à votre mariage…” (Merhaba müstakbel gelin! Yarın hepimiz düğününüze geliyoruz…) Bir diğer komşumuz Avukat Barokas’tı. Yan komşularımız ise Franko ailesiydi. Mösyö Franko piyano öğretmeniydi; eve öğrenciler gelirdi. Çok kültürlü bir kişiydi. Eşi, Fransa’da öğretmen yetiştiren Alliance Française mezunuydu. Ama o zaman öğretmenlik yapmıyordu. Karı koca mükemmel Fransızca konuşurlardı.

Yaz aylarında sayfiyeye gitmezdik. Ama Franko’larla beraber çok güzel gezerdik. Onların İvet adında bir kızları vardı. Ablaları Raşel Albagli’nin vefatı sonrasında, eşi ve çocukları Simone (Sarfati) ve Marsel de Franko’ların evine taşındılar. Biz, yani ben, Marsel, İvet ve Simone tiyatro oyunları tertiplerdik. Evdeki giysilerden kendimize kostümler hazırlardık. Vaktimizi iyi bir şekilde geçirdiğimiz için, anne ve babalarımız çok memnun olurlardı. Mesela Racine4 ve Corneille’den5 oyunlar oynardık. Ester’in6 öyküsünü canlandırırdık. Ester’in yakarışı: “O mon souverain roi…” (Ey benim egemen kralım…) diye başlayan tiradın tamamı… Bunların hepsi okulda bizlere öğretilirdi. Büyükanneler, komşular çağrılırdı ve biz temsil yapardık. Bu temsillerde yalnızca çocuklar olmazdı. Biri şiir okurdu. Babam güzel şarkı söylerdi. Mösyö Franko piyano çalardı. Bu temsillerde Almanca da olurdu – Simone Alman Okulu’na gidiyordu. Sonra Simone7, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı oldu. Mimar Edmond Sarfati ile evlendi.


Silva ve Albert Filiba

Bene Berit mezunuyum…
1. Sınıftan 12. Sınıfa kadar Bene Berit’te (Musevi Lisesi) okuyup mezun oldum. Lisede fen ve edebiyat bölümleri vardı. Ben edebiyatı seçtim. Okulun Fransızca eğitimi mükemmeldi. Ufak bir misal vereyim: Bir gün, bir grup arkadaşla sokaktan geldim. Hava buz gibiydi; arkadaşlarıma hitaben, “Aujourd’hui il fait un froid de canard!” [“Bugün dondurucu bir soğuk var!” anlamına gelen bu ifade, soğuğa dirençli olan ördekleri (canard) dahi donduracak bir havaya işaret eder.] Arkadaşlarımın hepsi Fransız okulu mezunuydu. “Ördeğin soğuk havayla ne ilgisi var!” dediler. “Öyle denilmez mi? Siz öyle öğrenmediniz mi?” diye sordum. “Yoook…” dediler. [Gülüşmeler] Bir de İbranice dersi vardı; epey yüklüydü. Ama öğrenciler pek önemsemezlerdi; gülerlerdi; resim yaparlardı; hatta örgü örerlerdi! Babam bana, Fransızca kompozisyonlardan hep beş [en yüksek not] getiriyorsun; İbraniceden de yüksek not getir demişti. Hocanın ders verdiği bir sınıfta, gülmek, resim yapmak ne demek! Ben babamın bu isteğini yerine getirdim. İbranice hocalarımız önce Madam Usaçi, sonra da Mösyö Papo idi. Mezun olana kadar haftada üç-dört saat İbranice ders gördük. Okulda temel lisanlarımız Türkçe ve Fransızcaydı. Ek olarak, haftada üç saat ya İngilizce ya da Almanca vardı. Mezun olunca imtihana girdik – üniversiteye girmek için olgunluk imtihanları. Üç gün süren bu imtihanlara Galatasaray’da ve Kabataş’ta girdik. Çok zordu. Bazılarında başarılı oldum! Matematik için yapılmamıştım ben... Oğlum [Robert Filiba, z’’l] flama [alev; burada “ateş gibi”] idi matematikte!


Sandra Franko - Eran Filiba düğünü (2016) Eytan, Sandra, Albert, Silva, Eran, Lina, Robert, Lora Filiba (soldan sağa)

Bene Berit’teki son yıllarımda okulda bir gazete çıkardılar ve Fransızca bir makale talep ettiler. Benim makalemin konusu “La Légende de Tel Aviv” idi [Tel Aviv Destanı]. Bununla başladı; arkasından uzun yıllar Fransızca yazmaya devam ettim. Fransızca benim ana lisanımdı; evde de Fransızca konuşulurdu. Judeo-Espanyol evde Gramama -yani annemin annesi- ile konuşulurdu. Gramama hem Judeo-Espanyol, hem Fransızca bilirdi. Ama ben Judeo-Espanyol’u esas yardımcılardan öğrendim; Sultana, Cina…

Cumhuriyet Bayramı resmigeçit törenine, son sınıflarda biz de Bene Berit olarak okulun bayrağıyla katılırdık. İzleyenler, “Bu okulda ne kadar güzel kızlar var!” derlerdi. Son sene bayrağı ben taşıdım. Yanımda Olga Benbanaste vardı.

Sözde üniversiteye gideceğim! Ben Albert’le çıkıyordum o zaman… Okulu bitirdikten sonra iki sene bankada çalıştım. Orada çok iyiydim; beni çok severlerdi.

Savaş yılları…
Babam I. Dünya Savaşı’nda subaydı. II. Dünya Savaşı’nda onu levazım subayı olarak askere aldılar. Üç sene Diyarbakır’da hizmet etti. Çok zor günler geçirdik. Ev bizim değildi; kirayı arttırdılar. Annem çok çekti…

Yazın trenle babamı görmeye gittik. Yataklı vagon yoktu. Üç dört gün süren, çok zahmetli bir yolculuktu. Su, meyve almak için her durakta annemle trenden inerdik. Bazıları anneme, “Ne diye bu genç kızı buralara getirdin?” diye sormuştu; çünkü o zamanlar oralarda “Halep çıbanı”8 çok yaygındı. Diyarbakır’da otelde kaldık. O zaman sıtma da çok yaygındı. Orada kaldığımız son günlerde, babam sıtmaya yakalandı. Annem ve ben de… Ve her ikimizde de Halep çıbanı çıktı. Bir yıl boyunca çıbandan cerahat aktı. Okul zamanıydı; mecburen İstanbul’a döndük. Sıtma babamı yarım adam yaptı. Askerlik hizmetini bitirip eve döndüğü zaman dahi, bazen sıtma nöbeti geçirirdi. Babam bir müddet çalışamadı. O zaman annem işe girdi. Muhasebe yapıyordu. Ben evliydim; Robert doğmuştu. Annem çalışıyordu. Babam sonra biraz çalıştı; ama takati yoktu.

Albert Filiba ile tanışma…
O dönemlerde askerliği ertelemek için okula giderlerdi. Albert Avusturya Lisesi’nde okudu. O zaman “Al echo!” [İşe git!] durumu vardı. Albert babasının ısrarıyla, mezuniyet yakınken çalışmak için okulu bıraktı. O zaman öyleydi… Okulunda mükemmel Almanca ve İngilizce öğrenmişti. Kemanı, solfeji, hocasız kendi kendine öğrenmişti. Bu arada, öğrenimi yarım kalmış kişiler için, Bene Berit’te tamamlama imkânı çıkmıştı. Böyle evlilik çağında birkaç kişi okulumuza geldi. Albert biraz derslere giriyor, biraz işe gidiyordu. Orada tanıştık. Birlikte vakit geçirmeye başladık…

“Toplayacağım hanımların kim olduklarını dahi bilmiyorum. Hahambaşı da nasılsa unutur gider…”
Babam erkek çocuğu olmadığı için, beni her yere sürüklerdi. Nerede bir bayram kutlaması, hangi sinagogda bir konuşma varsa, beni yanına alırdı. Bu atmosfer içinde büyüdüm. Babam annemden daha dindardı; ama koyu dindar değildi. Annem geleneklere çok bağlıydı. İmkân var veya yok, Şabat gecesi yemeğe misafirler çağrılırdı. Yalnız kalmasınlar diye…


Silva Filiba “ilk göz ağrısı” sevgili grubuyla birlikte

Eşim henüz 21 yaşındayken, “Yetimleri Koruma ve Barındırma Derneği” gençlik kolu başkanı oldu. Onun sayesinde, her yere davet edilirdik. Ve eşimden, onu tanıdığım günden itibaren çok şey öğrendim… Farklı konuları aramızda tartışırdık. Sonra Konsey’in [Konsey Laik] bir üyesi oldu. Hahambaşı evine davet ederdi; değişik konular üzerine tartışmalar olurdu. 1970’li yılların başlarında bir gün, rahmetli Klara Perahya’nın evinde, bir hanım omuzuma dokunarak, “Hahambaşı [Rav Asseo] sizinle görüşmek istiyor” dedi. Yanına gittim; “Bonjour Éminence” (Merhaba Eminans) dedim. Konuşmamız Fransızca devam etti. Bana, “Sen, şu kadınları topla; biraz anlat!” dedi. “Ne anlatayım Eminans?” diye sordum; “Yahudilik üzerine” dedi. “Ben kimim?” dedim; “Haham değilim; ne anlatacağım?” Bana: “Une mitsva ne se refuse pas!” (Bir mitsva9 reddedilmez!) diye yanıt verdi. “Ben arkandayım!” diye de ekledi. Birdenbire kendimi haham vaziyetinde buldum. “Ben ne anlatacağım bunlara?” [Gülüşmeler] Kendi kendime dedim ki, “Toplayacağım hanımların kim olduklarını dahi bilmiyorum. Hahambaşı da nasılsa unutur gider… Derken, rahmetli Röne Veissid yanıma geldi ve şöyle dedi: “Jeudi, chez Eti Pinto, à 11:00 heures…” (Perşembe günü, Eti Pinto’nun evinde, saat 11:00’de…”) [Gülüşmeler]

Allah’tan Hanuka’ydı ve ben bu konuda çok okumuştum. Hanımların bazılarını tanıyordum. Böylece ilk toplantı bitti. Başka ne anlatacağım? Bildiğim şeyleri araştırmaya başladım. Annemle okuduğumuz, Corriere della Sera adlı İtalyanca gazetenin çıkardığı bir mecmua vardı. Oradan hatırladığım, “Kral Şelomo ve Saba Melikesi”nin öyküsünü anlattım. Sonra peraşa ve aftaralar… Artık bu yola girmiştim bir kere… Araştırmaya başladım… İvrit [İbranice] mecmualar, kitaplar, kimi zaman yurt dışı sinagog ziyaretlerinde dağıtılmış kitapçıklar…


Silva Filiba ve küçük torunları Netta ve Daphna



Silva Filiba ve küçük torunu Noah

Bu arada, biz Kibutz Hagoshrim’de üç ay kalmıştık. Bu tecrübe, benim okuldan gelen İbranice bilgimin üzerine eklenmişti. Albert’in bir kuzeni vardı, bana: “Kuzin Silva…” dedi, Bize birkaç kelime İbranice öğretir misin?” Ona, “Ben bilmiyorum; öğreniyorum” dedim. Bana, “Ne kadar bilirsen…” diye yanıt verdi. Böyle oldu; ne biliyorsam öğrettim...

Rabi Akiva…
Akiva henüz cahil bir çobanken, damla damla akan suyun taşın üzerinde bir oyuk açtığını gördü. Kendi kendine şöyle dedi: “Eğer su damlaları, sert bir taşı oyabiliyorsa, muhakkak ki Tora’nın sözleri de benim kalbime işleyebilir...” Ve bu, Akiva için bir dönüm noktasıydı. Karısı, Akiva’nın Tora öğrenebilmesi için saç örgülerini sattı. Akiva hemen Tora çalışmaya koyuldu - 24 yıl boyunca… Rabi Akiva için iyilik simgesi diyebiliriz. Dinine çok bağlıydı; aynı zamanda kadın haklarına önem veren bir kişiydi. Kişiliği de bana sempatik geldi.

Fransa’dan, Rabi Akiva’nın hayatını konu alan bir kitap almıştım. İbranice, kalın kapaklı bir kitaptı. Gece uyuyakalırdım. Düşerdi kitap elimden… Uykusundan uyanan eşim, şöyle derdi: “Yene se kayo Rabi Akiva!” (Rabi Akiva yine düştü!) [Gülüşmeler]

Neve Şalom’daki bir Bar Mitsva töreni esnasında, azarada10 oturuyoruz. Bir duada “Rabi Akiva”nın ismi geçince, iki yanımda oturan bir öğrencim öne eğilerek beni dürtüp, “Na! El tuyo!” (İşte! Seninki!”) dedi. Lakap öyle oturdu! Akiva se izo “el miyo”! (Akiva “benimki” oldu!) [Gülüşmeler]

“Esto kon las mujerikas de Burgaz…”
2002 yazından bir gün… Rahmetli Hahambaşımız Rav Haleva, Burgazada sinagogunda hanımlarla birlikte David’in Mezmurları’nı (Mizmor Le David) okuyacaktı. Henüz başlamıştı ki telefonu çaldı. Yanıt verdi: “Esto kon las mujerikas de Burgaz; no me yamej!” (Burgaz’ın hanımlarıylayım. Beni aramayın!) Ama aynı acil konuda iki kez daha aranınca, mecburen dua kürsüsünden indi. Bana döndü; “Presyada, tu al talamon!” (Canım, sen dua kürsüsüne!) dedi. Kadınlar, kendisine sorular soracak oldular. “No me demandej mas; a eya demandale…” (Bana sormayın artık; ona [Madam Filiba’ya] sorun!) dedi ve gitti.

Çalışmamız bitmek üzereydi; akşam dua vakti yakındı. Sinagogun bakımından sorumlu kişi, kapıyı açtı. Bizi içeride görünce, kapıyı biraz sert bir şekilde kapattı. Anladığım kadarıyla, erkeklerden sinagoga gelip, bizden dolayı dışarıda bekleyenler olmuştu. Akşam olup da Albert adaya ayak basar basmaz, şu haberle karşılandı: “Mösyö Filiba, savez, las mujerez izyeron istila la keila! İ tu mujer en la teva!” (Mösyö Filiba, biliyor musun, kadınlar sinagogu istila ettiler! Senin karın da dua kürsüsünde!”)

Gençlere tavsiyelerim…
Anne ve babalar; çocuklarınızı geleneklerimizden uzak yetiştirmeyin. Bir Şema11 bilsinler… Ulus Özel Musevi Lisesi’ne (UÖML) gönderin. UÖML sağlam bir okuldur.

Altyazılar
1 Tora’nın haftalık bölümü.
2 Tanah’ın Neviim (Peygamberler) Kitabı’ndan, haftalık peraşa’nın konusuyla ilintili bir bölüm.
3 Silva (Sylva) - Latince koru veya orman anlamına gelen sözcük.
4 Jean Baptiste Racine (1639-1699) - 17. yüzyıl Fransız edebiyatının önde gelen şairlerinden ve trajedi yazarlarından.
5 Pierre Corneille (1606-1684) - Fransız klasik trajedisinin yaratıcısı kabul edilen şair ve oyun yazarı.
6 Halkını soykırımdan kurtaran Yahudi Pers kraliçesi; öyküsü Purim Bayramı’nda kutlanır.
7 Uzm. Dr. Simone Sarfati, Türk Yahudi Toplumu’nun ilk kadın Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı (Kaynak: “Mesleklerinde ilk Türk-Yahudi kadınlar” – Araştırmacı Naim A. Güleryüz çalışması).
8 Leishmania paraziti taşıyan kum sineğinin insanları sokmasıyla bulaşan ve ciltte yaralar oluşturan bir hastalık.
9 Tanrı ile insanı birleştiren, O’nun varlığını hissettiren edimler.
10 Sinagoglarda kadınlar bölümü.
11 Yahudiliğin temel duası; Tanrı’nın tekliğine inancı ifade eder.