Prof. Dr. Daniel Yachia´nın hayatının romanı “Kalem, Fırça ve Neşter”

Prof. Dr. Daniel Yachia´nın hayatının romanı “Kalem, Fırça ve Neşter”
Bir İnsan / Bir Dünya

Prof. Dr. Daniel Yachia´nın hayatının romanı “Kalem, Fırça ve Neşter”

“Kalem, Fırça ve Neşter” son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan… Kasım ayının başında Gözlem Yayıncılıktan çıktı. “Bir İnsan / Bir Dünya” adlı köşemizin tam da anlamına uygun dünyaca ünlü Üroloji Doktoru, Sanatçı, Mucit, Girişimci, Yazar Prof. Dr. Daniel Yachia (Yahya)’nın, filmlere konu olacak kadar ilginç -tabir-i caizse- ‘hayatının romanı’.

Aaron Baruch’un akıcı bir üslupla kaleme aldığı roman tadındaki bu biyografi, ‘kahramanımızın’ büyükanne ve büyükbabalarının ilginç yaşam öykülerinden önemli tarihî kesitlerle başlıyor. Baruch, aile öykülerini aktarırken o dönemde dünyada ve ülkemizdeki siyasi, toplumsal iklimi de birlikte işliyor.

Bazılarımızın İstanbul’da çocukluk ve gençlik yıllarından tanıdığı Prof. Yachia, Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 23 Ağustos 1969 günü, 30 yaşındayken göç ettiği İsrail’de üroloji profesörü oldu, 66 yaşında emekli olana kadar hekimlik yaptı.

Dünyanın tanıdığı bir doktor, pek çok ameliyat tekniği, tıp aletleri ve gereçlerinin mucidi, çok sayıda patent sahibi bir yaratıcı, tıp kitapları yazarı, gazeteci, eşiyle birlikte ödüllü bir sanatçı, hayallerini hakikate çeviren bir girişimci olan Prof. Yachia bugün 82 yaşında ve halen aktif; yaratıcı fikirlerini gerçekleştirmek için yoğun bir tempoda çalışmakta.

Gerek içerik gerekse üslup olarak çok beğeneceğinize emin olduğum bu kitabı tanıtmak yerine, size, bu güzel eseri bize kazandıran iki değerli kişiyi - yazarı Aaron Baruch’u ve Prof. Dr. Daniel Yachia’yı tanıtmak istedim…

Aaron Baruch ve Prof. Dr. Daniel Yachia (Yahya)

Sorularımı önce AARON BARUCH’a yöneltmek istiyorum…

Aaron Bey, kitabın “öyküsünü” bizlerle paylaşır mısınız?
Birkaç sene evvel, verdiğim bir konferans sonrasında Daniel Hoca bana, “Niye bir kitap yazmıyorsun, neye ihtiyacın varsa söyle sana yardım edeyim” diye bir öneride bulundu. Kendisine teşekkür ettikten sonra, “Sen hayatını yazdın mı?” diye sorduğumda “Vaktim yok diye cevapladı. “Senin hayatını ben yazayım, ne dersin? dediğimde Daniel Hoca kısa bir müddet düşündü ve “Bir deneyelim bakalım” dedi.  Her şey böyle başladı.

Bir senelik sürede 300 sayfalık bir biyografi yazmayı planlamıştık. Ancak Daniel Hoca hayatını anlatmaya başlayınca bazen gülmekten gözümden yaş geldi, bazen heyecandan nefesim kesildi. Sonunda Daniel Hoca’dan biyografi değil de ‘hayatının romanını’ yazmak için izin istedim. Kabul edince, ortaya 3 senelik uğraşının sonunda aksiyon filmi gibi 492 sayfalık bir ‘roman’ çıktı.

Kaleme aldığınız Dr. Daniel Yachia’nın hayat öyküsü, sizin de belirttiğiniz gibi tam bir roman tadında. Aile üyelerinin kişisel hikâyelerini aktarırken, o zaman diliminde dünyada ya da ülkemizde gerçekleşen olayları da birlikte işlemişsiniz. Bu titiz çalışma için nasıl bir hazırlık yaptınız?
Yazdığım kitaptaki betimlemelerde kullandığım tarihsel olayları zaten biliyordum. Ayrıca bir hazırlık gerekmedi. Bir tarafa Daniel Hoca’nın hayatının köşe başlarını, diğer tarafa aynı tarihlerde Türkiye’de, İsrail’de ve dünyada olan önemli olayların başlıklarını tarihleriyle yazdım. Birleştirince her şey halloldu. Tabi ince detayları hatırlamak için araştırmalar yapmam gerekti. Bu arada, Daniel Hoca’nın o tarihsel olaylarda kendi yaşadığı, hiç bilinmeyen müthiş detayların okuyuculara çok ilginç geleceğinden eminim.

Daniel Hoca ile tanıştıktan sonra, yoğun bir iş birliği içinde, kitabı birlikte oluşturdunuz. Onu tanıdıkça en çok etkilendiğiniz yönü ne oldu?
Titizliği, müthiş hafızası, alçak gönüllülüğü ve olağanüstü becerikli elleri. Daha çok var ama en en olanları saydım işte. Ama taşı çatlatabilecek sabrı ve inadı anlatılabilir gibi değil. Şunu da ilave edeyim, pek çok yönden, hayatımda tanıdığım en saygıdeğer insanlardan biridir.

Biri taze biten, biri de yeni başlayan iki proje var. Bunların ikisi de aynen Daniel Hoca’nın kitabı gibi roman-biyografi türünde…

Yaratan fırsat verirse “Bir Zamanlar Türkiye” isimli başladığım bir projeyi bitirmek istiyorum. Ancak hayallerimde daha neler var diye sorarsanız bu dergi yetmez…

***

Bu noktada sorularımı bu kez, filmlere konu olacak kadar ilginç bir hayat hikâyesinin “kahramanı” Prof. Dr. DANİEL YACHİA’ya yöneltiyorum…

Sayın Yachia, küçüklüğünüzde zaman zaman sizin için “Bundan bir şey olmaz” diyenlere en güzel cevabı bugün geldiğiniz yerle veriyorsunuz. Bu noktaya gelebileceğinizi biliyor muydunuz?
Bilmiyordum tabi. Size, kitapta anlatmadığım bir şeyden bahsetmek istiyorum. Ben Okçu Musa Caddesi (Bankalar Yokuşu) 95 No.lu apartmanda doğdum. Okul yaşıma geldiğimde yokuşu yürüyerek çıkar ve her gün Musevi Lisesi’ne giderdim. Giderdim ama yokuşu çıkarken, ıslıkla, duyduğum veya sevdiğim bazı şarkıları çalardım. “Bunda ne var?” diyeceksiniz. Bu ıslık çalmanın ardında hayallerim çalışırdı. Yolda giderken bu ıslıklarımı duyup beğenen biri çıkar da beni sahneye çıkarırsa ve de dünyaca meşhur olursam diye hayal ederdim. Bu hayalimden bir şey çıktı mı? Hayır. Sonradan fark ettim ki, zaten falsolu sesler çıkarırmışım. Üstelik de müzik konusunda büyük bir 0 (sıfır) idim.

Ortaokulu bitirirken 9’uncu sınıfa nasıl “müzikten borçlu” olarak geçtiğimi ve sonra da müzik imtihanını nasıl kopya çekerek geçtiğimi kitapta okumuşsunuzdur. İşte bu da hayat boyu hayal edip de gerçekleştiremediğim büyük (!) hayallerimden biri idi.


Prof. Yachia bugün 82 yaşında ve halen aktif; yaratıcı fikirlerini gerçekleştirmek için yoğun bir tempoda çalışmakta

Büyük başarılara, bazen de “başarısızlıklara” uğrasanız da hiç yılmadan her seferinde tekrar baştan başlamışsınız. Hayat felsefeniz nedir?
Tek kelime ile “sebat”. Bir de karakterimde olan “çok yönlü düşünmek”. Bir projem yürümezse, o sahifeyi kapatıp, daha önceden notlarımı aldığım başka bir sahifeyi açarım. Ama inandığım bir proje varsa da, onu bütün güçlüklerine, çıkış inişlerine rağmen devam ettiririm. “Asla ‘asla’ deme” diye bir cümle vardır, İngilizcesi “Never say never”. Bu benim karakterimde çakılıdır. Kafamda olan her soruna çare bulmaya bakarım.

Halen isminizle anılan ameliyat teknikleri uygulanırken, en verimli olduğunuz bir dönemde, tabiri caizse “zirvede” iken, hekimlikten “emekli” olup mucitlik ve girişimcilikle ilgilenmeyi tercih ettiniz. Sizi daha çok heyecanlandırdığından mı, yoksa kafanızda planladığınız ve uygulamaya geçmeyi bekleyen projelerinize daha fazla vakit ayırmak istemenizden mi?
Tıp dünyasında yarım asırdan fazla yaşadım. Bazı tanıdığım büyük cerrahların, emeklilik yaşı gelince sahneden nasıl dimdik indiklerini gördüm. Buna mukabil bazılarının da emekliliğe hak kazandığında nasıl ameliyat yapmaya devam ettiğine, ellerinin nasıl titrediğine, ameliyat hemşirelerinin nasıl bu konuyu alaycı bir dille anlattıklarına şahit oldum.

Gerçi bugün dahi ellerim titremez ve kafam çalışır ama insan zirveye varsa bile bir yerde durmasını bilmeli. Hiç denemedim ancak zannediyorum ki, bugün bile ameliyata girsem yapmam gerekeni yaparım. Geliştirdiğim ameliyat teknikleri ve 1980’lerde başladığım tıp aletleri icatları hep aynı kafadan çıktı. Yaratıcılık, problem çözme ihtiyacı, bir şeyleri daha iyi yapabilme hırsı ve gücü...

Emekliye çıkacağım hafta hem Tel Aviv hem de Hadera’daki muayenehanelerimi kapadım. Emekli olduğum günün ertesi sabahı aynı saate kalktım ve hastaneye gideceğime, 3 sene önce kurduğum “Allium Medical Solutions” adlı startup şirketindeki büroma gittim. Bir yaratıcılıktan bir yaratıcılığa geçiyordum. Ne bir kılım oynadı, ne de bir damla gözyaşı döktüm aktif doktorluğu bıraktığımda. Başka bir dünyaya “full-time” giriyordum.


Sardalya kutusu açacağından tıp aletine

Çok önemli buluşlarınızı adeta çok basit düşünce ve müthiş bir gözlem gücünüzle gerçekleştirmişsiniz. Örneğin bir konserve açacağı ya da bir duş tıpası size ilham olabilmiş. Bu bir yetenek mi yoksa disiplinli olmanın bir gereği mi?
Ben çok disiplinsiz bir insanım. Tek disiplinli olduğum konu İngilizce tabirle “Target oriented” olmamdır. Hedefe odaklanırım. Bir konuya çare aradığımda etrafımdaki her şeye dikkatle bakarım. Bağlantı kurmaya çalışırım. Eski zemberekli saatleri tanımasaydım dünyanın en büyük tıp aletleri şirketi olan Medtronic’in satın aldığı InStent firmasını kuramaz ve dünyada ilk “kendinden genişleyen” stentleri icat edemezdim. Bu stentlerin ilk modellerine “sardalye kutusu açacağını” da ilave edince icadımı tamamlamıştım. Türkçesini bilmiyorum ama İngilizcede buna “Serendipity” denir. Lügatler bunu, “Aramazken bulunan değerli bir şeyler keşfetme yeteneği” diye tercüme ederler. Olmayacak gibi gözüken noktaları birleştirerek bir şeyler geliştiririm.

Bugün pek çok alanda olduğu gibi tıpta, özellikle de yeni tıbbi aletlerin geliştirilmesinde teknoloji ve biyomedikal mühendislik çok önem arz ediyor. Kitabınızda da belirttiğiniz gibi siz de böyle bir ekiple çalışıyorsunuz. Bir girişimci ve mucit olarak gençlere bu konudaki önerileriniz?
Ne mühendislik, ne de biyomedikal mühendislik konularını okudum. Birlikte çalıştığım ekipteki her mühendise, kuru kuru düşünüp problem çözemeyeceklerini ilk günden itibaren aşılamaya çalışırım. Bir şeyi geliştirirken takıldıkları bir nokta olursa kapımın açık olduğunu söylerim. Ancak, bana geldiklerinde sadece takıldıkları noktayı değil, başarısız da olsalar ne gibi çareler aradıklarını da anlatmalarını isterim. Bunu yapmayanların yaratıcılıkları yok demektir. Böyleleri benim yanımda çalışamaz. Değişik yaklaşımlarla sorun çözme çaresi aramayanların yanımda yeri yoktur.



Prof. Dr. Daniel Yachia’nın girişimcilik hayatında kurduğu şirketlerden üçünün amblemleri

Kalem, Fırça ve Neşter… Sizce Daniel Yachia’ya en çok keyif veren hangisi?
Kitabın adı olarak kullanılan bu üç kelime semboliktir. Her birini kullanmak, ayrı ayrı olarak bana büyük keyifler vermiştir.

Bir insanın hayatını kurtaran veya hayattaki beklentilerini gerçekleştirecek ameliyatları “neşter” kullanarak yapmak bana çok keyif veren bir şeydi. Ama her ameliyatta neşter kullanılmaz, kullandığım başka pek çok alet daha vardı. “Neşter” sembolünün içine bugün benim adım ile tanınan ameliyatlar ve geliştirdiğim tıbbi aletler de girer. Onları geliştirme çalışmalarım da çok keyiflidir.

Aynı keyfi, bu yaptıklarımı “kalem” ile kâğıda dökerken aldım. 1960’larda Şalom’un Gençlik Köşesi’ni başlatıp o köşeye gönderdiğim yazıların yayınlandığını görmek keyif verici bir şeydi. Cerrahi konularda yaptığım yüzlerce kongre sunumum, bu sunumların bazılarının “Hiç böyle bir şey gördünüz mü?” şeklinde tepki görmeleri, tabiidir ki keyiflendirir insanı. Yazdığım ilmî makalelerin en büyük tıp mecmualarında yayınlanması, yazdığım bir ilmî kitabın “Yılın Kitabı” seçilmesi veya başka bir kitabımın “Tıpta En Tavsiye Edilen Kitap” olarak değerlendirilmesi, tabiidir ki keyiflendirici şeylerdir.

Fırça” da böyle bir semboldür. Suluboya ve yağlıboya ile yaptığım resimler, “Pyrogravure” tekniği ile yaptığım büyük tablolar, taş ve tahta oyarak yaptığım heykelcikler hep keyiflendirici şeylerdi. Bunların yanında eşim Mengi ile birlikte yaptığımız “kaatı” (kâğıt oyma) çalışmaları, Türk motiflerine dayanarak geliştirdiğimiz Cloisonné çalışmalarının dünyada tanınması, Japonya’da ödül alması, İsrail’i temsil edecek sanatkârlardan biri olarak seçilmemiz de çok keyif verici olaylardır.

Kısacası, hayatta mutlu olmak istiyorsan yaptıklarını keyifle yapman gerekir.

Bir azmin ya da bir inadın başarıya nasıl dönüştüğünün gerçek öyküsünü bizlerle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz…