Çiçeği burnunda bir yazar Günsu Özkarar

Çiçeği burnunda bir yazar Günsu Özkarar
Kitap

Çiçeği burnunda bir yazar Günsu Özkarar

Geçtiğimiz günlerde Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık (KDY)’dan “Bazen Olur” isimli kitabı çıkan GÜNSU ÖZKARAR; ilk öykü kitabı “Küflü Virgül”ün ardından şimdi de “Bulantı” isimli romanına hazırlık yapan çiçeği burnunda bir yazar. “Bazen Olur”, onun üç yıldır çeşitli dergiler için röportajını yaptığı isimlere bir jest niteliğinde. Sadece dergide veya dijital ortamda kalmayarak, arşivde de olması için böyle bir çalışma gerçekleştirmiş. Ama asıl ilgi çekici olan ilk öykü kitabı olan “Küflü Virgül”. Kapağında virgülün içine kapanmış bir genç kadın/erkeği gördüğümüz “Küflü Virgül”de birbirinden farklı karakterler var. Özkarar’la bu karakterleri yazma serüvenini, geçmişini ve gelecek projelerini konuştuk.

Günsu Özkarar

Aslında bir müzisyensiniz. Nasıl oldu da bir kitap çıkarmak geçti aklınızdan?
Böyle bir anda gökten inmedi tabii (gülüyor). Evet müzisyenim. On iki yaşımda başladığım konservatuvar eğitimime Sanatta Yeterlilik’i bitirene dek devam ettim. Yıllarımı bu işe verdim ancak ilginç bir şekilde çocukluğumdan bu yana hep yazmayı seviyordum. Ders aralarında öyküler kurgular, erken bitirdiğim sınavlarda nota defterimin arka sayfalarına şiirler karalardım. Annem tiyatrocu. Çocukluğum Ankara Sanat Tiyatrosu’nun kulisinde oyunların bitmesini bekleyerek geçti. Edebi yönümün gelişmesinin zeminini muhtemelen kulak misafiri olduğum bu oyun metinleri ve annemin evdeki ezber günleri oluşturmuştur. Kısacası uzun yıllar belki yazar değildim ama hep yazar hissediyordum.

Kitabınızın ismi de ilginç. Kitabınızda bu isimle bir öykü yok. Tüm bu öyküleri neden “Küflü Virgül” adı altında birleştirdiniz?
Yemek yapmayı çok sevmeme rağmen çok yoğun olmamdan dolayı ne zaman bir şey alsam küf tutar aldıklarım. Buna alışkınım ama birgün bilgisayarımda bir dosya ararken o kadar çok öykümle karşılaştım ki, onların da buzdolabımda beni bekleyen yemekler gibi küflenmesini istemediğim için artık bir kitapta toplamaya karar verdim. Ancak bazıları çoktan küflenmişti, okurken yazdıklarıma yabancılaştıklarım olunca bunun bitmek bilmeyen bir serüven olduğunu kabul ettim ve kitaba bir isim koymam gerektiğinde aklıma ilk gelen de ‘küflü bir virgül’ oldu haliyle. Bu virgül, öyküleri tekrar ele almamın ve aynı zamanda da bu kitabın devamını getireceğime kararlı olduğum yolculuğumun ilk adımı oluşunun bir sembolü yani. Küflü müflü elbet buralardan da yemekler çıkaranlar olacaktır’ın ve burada durmuyoruz’un bir umudu niteliğinde.

Öyküler birbirinden bağımsız okunuyor. Ya da okurdan gizlediğiniz bir bağlantı mevcut mu öyküler arası?
Okurdan gizlim yok (gülüyor). Öyküler birbirinden bağımsız, her biri farklı karakterlerin yaşantılarına ışık tutuyor. Birbirleri ile tek bağlantıları, hepsinin hayata tutunurken zorlanıyor olması. Daha doğrusu yaşam mücadelesi içinde çaresiz hissettikleri zamanlar daha fazla. Bunun haricinde, tüm öyküler başka bir insana ait ve hepsi de farklı zamanlarda, farklı olaylardan ilham alınarak yazıldı.

Bir yazar olarak öykülerinizden birine torpil göstermek isteseniz hangisine gösterirdiniz veya şöyle de sorabilirim: Hangi öykünüzü daha çok seviyorsunuz?
Bu çok tatlı ama oldukça zor bir soru doğrusu. Kitabım ilk çıktığında ve yazar kontenjanından sadece on adet evime postalandığında bir süre açıp bakmadım. Sanırım bu tür duygulardan ve kendime bir okur gözüyle yaklaşmaktan korkuyorum. Belki korku abartı bir duygu tanımı oldu, çekiniyorum desem sanki daha yerinde. Her şeyden önce öyküler zaten duygusal olarak yazılıyor ve duygulardan besleniyor ancak onları okura sunduğunuzda artık ebeveyn gibi bir şey oluyorsunuz. Öykülere dışarıdan ve etkilenmeden bakıp, yanlışları görmek, kendini bir sonraki çalışma için eleştirebilmek çok önemli. Bu açıdan yani beni eleştirel anlamda geliştirmesi bakımından önemsediğim bir iki öyküm var ama söyleyerek etki altında bırakmak istemem. Çünkü bu kendi profesyonelliğime öznel bir bakış. Ama çoğunluktan gelen yorumu paylaşabilirim. “Deri” öyküm çok seviliyor. Devamını merak edenler ve “Bu bir Netflix dizisi olmalı. diyenler var. Demek ki, hayal dünyası yaratabilmiş ve okura ulaşabilmişim bu öykümle. Bu durum beni mutlu ediyor, çünkü o öyküyü nakış gibi işledim.

Çalıştığınız birileri olmuştur değil mi? Kimlerle çalıştınız?
Ben profesyonel anlamda yazmaya karar verdiğimde Google’a “yeni başlayanlar için yaratıcı yazarlık” yazanlardanım (gülüyor). Karşıma çıkan iki isim olmuştu. Biri Murat Gürsoy, diğeri de Mario Levi. İkisi de hayranlıkla okuduğum yazarlardı ve kursları arasında çok zor seçim yaptığımı hatırlıyorum. Biraz saatlere göre karar vermiştim sanırım. Ardından da o dönem İstanbul Modern’de düzenlenen Mario Levi derslerine başladım. Bir yazarın başlarken sorduğu temel soruyu bilirsiniz: Meselen ne? Henüz meselemi çok bulmuş değildim ama ödevler aracılığıyla karaladığım şeylere baktıkça meselemin kendiliğinden şekillendiğini gördüm. Yani biz meseleyi seçmiyoruz da, mesele bizi seçiyor gibi bir şey. Meselem şekillenince de farklı kurs ve atölyelere katılmaya devam ettim. Yekta Kopan, Yeşim Cimcoz, Semih Gümüş akıl danıştığım hocalardan birkaçı… Yoksa kimlere mail atmadım ki (yine gülüyor).

Kimleri okumaktan hoşlanıyorsunuz?
İyi bir yazarım asla -daha doğrusu henüz- diyemem ama iyi bir okur olduğuma eminim. Kitapları, buluştuğumuz ve tanımaya çok hevesli olduğumuz insanlar gibi düşünür, okuma saatlerimde de resmen çekici biri ile randevuya çıkmış gibi hissederim. Kadın yazarları daha çok seviyorum. Ursula le Guin denilince akan sular duruyor benim için. Biraz ayıp ama Cicero’nun dünyasını yeni keşfettim. Dilin sonsuz kullanımından yararlandığını düşünüyorum tasvirleriyle… ki burada sadece yazarlardan değil çevirmenlerden de bahsetmemiz gerektiği noktaya geliyoruz. Onlara da çok şey borçluyuz. Yadsınamaz bu, öyle değil mi? Dolayısıyla hangi çevirmenleri sevdiğimizden de konuşmalı belki de… Shakespeare’i kimden okuduğunuzla o kadar doğru orantılı ki, onun dünyasına girme derinliğiniz.

Çok doğru. Tüm bunlar zaten çok iç içe girmiş alanlar. Birbirlerini besliyorlardır da bir yandan… Siz Şalom DERGİ dâhil olmak üzere birçok dergide de yazıyorsunuz mesela. Dergiciliğiniz yazarlığınızı besliyor mu böyle?
Beslemez mi! Zaten ben yazı dünyasına önce dergilerde yazarak girdim. O benim çocuğum, ilk göz ağrım olan süreç ve kitaplarım da onların büyümüş hali gibi düşünebiliriz sanırım. Evet, evet bu benzetmemi sevdim.

Başka kitap projeleriniz var mı?
Benim “Küflü Virgül”den önce bir ders kitabım yayınlandı. Sanatta Yeterlilik tezim olan “Tarihsel Süreçte Gelişen Viyola Ekolleri”ni okullarda bulabilirsiniz. “Küflü Virgül”ün hemen ardından da “Bazen Olur” isimli bir kitap çıkardım. Bu kitapta da bugüne dek dergilerde yaptığım röportajların çoğunu bulabilirsiniz. Arşiv olsun istedim biraz da… Düşünsenize Kadıköy Theatron’daki oyunların röportajını yapıyorsunuz, sonra pandemi süreci dağıtıveriyor herkesi, kapanıyor güzelim mekân. Gelecek nesiller duysun, bilsin istedim buraları. Belleğimiz adına bir katkım olduysa ne ala. Unutmak en büyük hastalıklara gebe çünkü.

Yurtdışı projeleriniz var mı?
Yurtdışından kitap tanıtımımla ilgili birkaç davet aldım. Henüz kesinleşmediği için çok detay vermem şimdilik doğru olmaz. Ama gelecekte birkaç tarih olacak. Etkileşim şart.

Yazar ve müzisyen Günsu’yu tanıdık. Biraz da merak eden bize bir gününüz nasıl geçiyor anlatır mısınız?
O kadar küçük şeylerden keyif alan biriyim ki… Yetiştirmem gereken bir iş olmadığında benden mutlusu yok. Köpeğim Sufle ile uzun uzun dolaşıyorum, onunla konuşuyor ve başka köpek sahipleriyle ahbaplık ediyorum. Sonra 2013’ten bu yana yaşadığım mahallem Moda’nın tadını çıkarıyorum. Dün Cafe ve Yer Cafe’de bir espresso içmek bana çok büyük keyif veriyor. Başka… Mubi’deki filmleri izlemeyi çok seviyorum ve bir de gün batımında sevdiğim şarkıları dinlemeyi. Tek başına romantizm yaşayabilen sayılı insanlardan biri olarak kalmış olabilirim. O tek başınalıktan ve devamlı evde olmaktan sıkıldığım anda da yeni yerler öğrenmek adına hemen seyahatlere başlıyorum. Gastronomi ilgimi çekiyor, fırsat buldukça şarap bağlarını geziyor ve ünlü aşçılarla tanışmaktan hoşlanıyorum. Çünkü inanın bana yemek yapmak da bir sanat ve hem üzümden (burada bağlarda çalışan çiftçilere saygılarımı sunarım), hem de aşçılardan öğrenecek çok şeyimiz var.

Kesinlikle öyle. Biz de size bir gününe dergi okumayı sığdıran okurlarımız için vermiş olduğunuz bu röportajdan dolayı çok teşekkür ederiz.