Yaklaşık 2 milyon 300 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle Afrika kıtasının en büyük ikinci ülkesi olan Cezayir, uzun yıllar Osmanlı ve Fransa gibi ülkelerin hakimiyetinde yaşadığı için oldukça zengin bir kültürel dokuya sahip. Büyük heyecanla yola çıktıysam da başkent başta olmak üzere bütün şehirlerin “kültürel” dokusunun büyük ihmale uğradığını gördüğümde bir terk edilmişlik duygusuyla karşı karşıya kaldığımı itiraf etmeliyim…
Konstantin, Vahran, Cezayir gibi büyük şehirlerinde yer alan tarihi yapıları, doğası ve gizem dolu sokaklarıyla Akdeniz kıyısındaki bu ülke Akdeniz medeniyetlerine ev sahipliği yapmış. Vurgun olduğum çöl manzaralarının doruklarından olan Sahra’nın yanı sıra, en çok etkilendiğim, Romalılardan günümüze ulaşanlar... İnanılmaz güzellikte mozaikler…
Cezayir, Antik Roma İmparatorluğu’nun önemli bir parçasıydı ve bu dönemin zengin mirası, ülke genelinde etkileyici kalıntılarla temsil edilmekte. Kuzey Afrika’daki bu topraklar en büyük Roma lejyonlarından birine ev sahipliği yapmıştı. Roma dönemindeki Numidya ve Mauretania Caesariensis bölgelerinde yer alan bu kalıntılar, Cezayir’in arkeolojik zenginliğini ortaya koymakta. Özellikle Fransız yönetiminin armağanı, (Fransızlar tarafından) çok iyi korunmuş arkeolojik sit alanları… Timgad, Djémil ve Tipaza Antik Kentleri, Ahaggar Ulusal Parkı gibi yerler hem tarih meraklıları hem de arkeologlar için cazip merkezler… Cezayir’in Roma mirası, Afrika’nın antik tarihine dair zengin bir pencere açıyor.


Kasbah’da tarihin derinliklerine yolculuk

UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan, Moğol istilalarından Osmanlı hakimiyetinden, Fransız sömürgeciliğinden Cezayir’in bağımsızlık mücadelesine kadar birçok önemli olayın merkezi olan Kasbah, Başkent Cezayir’in kalesi ile kale etrafında yer alan bir meydan. Daracık sokakları ve geleneksel mimarisiyle bezenmiş evleri ile ziyaretçilere zamanın izlerini taşıyan bir atmosfer sunuyor. Kasbah’ın labirent sokaklarında kaybolmak, adeta tarihin derinliklerine yolculuk yapmak gibi bir şey. Burada her köşe, bir zamanlar bu topraklarda yaşamış olan medeniyetlerin izlerini taşıyor.
Ülke nüfusunun %99’dan fazlasını Müslüman kökenliler oluştururken Hıristiyan oranı sadece %0,1. 1960 yılına değin sayıları 160.000 kadar olan Sefaradlar’dan geriye sadece 200 kadarının kaldığını öğrendik. Doğduğu topraklarından ayrılmanın acısını Enrico Macias’ın “J’ai quitté mon pays - Ülkemi terk ettim” isimli ünlü şarkısında duyabiliyoruz…
Cezayir, Kabiliyeliler gibi Berberi halkları, Touaregler ve Toubou topluluklarına ev sahipliği yapıyor. Keşif gezimde Ghardaia antik kentinde, bölgedeki en eski kasaba El Atteuf’ta rastladığım en ilginç topluluk ise İbadilerdi.


İbadiler, İslam dünyasında azınlık olan bir mezhep

Cezayir’in tanınan en önemli topluluklarından biridir İbadiler. İbadilik, Sünnilik ve Şiilikten farklı bir İslam anlayışına sahip ve genellikle Haricilik hareketiyle ilişkilendirilse de daha mutedil bir çizgide. Ülkenin güneyindeki Sahra Çölü’nde yer alan Mzab Vadisi, İbadilerin kültürel ve dini merkezi olarak kabul ediliyor.
İbadilik, 8. yüzyılda bugünkü Umman’da doğmuş, ardından Kuzey Afrika’ya yayılmış. İbadilerin Mzab Vadisi’ne yerleşmeleri 11. yüzyılda gerçekleşmiş. Burada topluluk, dış dünyadan bağımsız, kendi kurallarına ve dini geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir hayat kurmuş. İbadiler, mutedil bir teolojiye sahip. Şiddet yanlısı bir tavırdan uzak duruyorlar ve barışçıl çözümlere öncelik veriyorlar. Adalet, dürüstlük ve sadelik büyük önem taşıyor. Bu durum, toplumsal yapılarına da yansımış. Dayanışmaya büyük önem veriyor ve toplumlarının dış etkilerden korunmasına özen gösteriyorlar. İbadiler, diğer mezheplerle benzerlik taşıyan ibadet şekillerine sahip olsa da cemaate imam seçimi gibi bazı farklılıkları da bulunmakta.
Günümüzde İbadiler, Cezayir’de nispeten küçük bir topluluk olmalarına rağmen kimliklerini korumayı başarmışlar. Bugün bile, Mzab Vadisi’nde geleneksel mimarileri, ticaret ağları ve kendilerine özgü kültürleriyle dikkat çekiyorlar. Bununla birlikte, zaman zaman Sünni çoğunluk ile gerilimler yaşanmış. Cezayir’deki İbadiler, “ultra-Ortodoks” kültürleriyle hem tarihsel miraslarını koruyarak hem de dünyaya entegre olmaya çalışarak kimliklerini sürdürüyorlar.


İbadi kadınları

Ziyaret ettiğim yerleşimdeki kadınlar, İbadilerin kanımca en çarpıcı olanlarından biriydi. Sokaklarda dolaştığımızda kesinlikle ya kaçıveriyorlar ya da sırtlarını dönüyorlar. Zaten “sadece bir gözleriyle” dünyaya bakıyorlar… Burada rastladığımız İbadi kadınlarının geleneksel olarak giydikleri “melhafa” adlı özel bir örtünme tarzları var.
Melhafa, kadınların vücutlarını baştan ayağa örten, beyaz bir örtü. Bu kıyafet hem dini hem de kültürel nedenlerle giyiliyor ve toplumun mütevazılık anlayışını yansıtıyor. Bu örtünme tarzında kadınlar genellikle yüzlerini de kapatıyor, yalnızca sağ gözlerini açıkta bırakıyorlar. Bu durum, özellikle Mzab Vadisi’ndeki İbadi kadınlarının günlük hayatında görülüyor.

Neden mi? İbadi kadınlarının yüzlerini kapatmaları, İslam’daki mütevazılık anlayışıyla bağlantılı. Ancak bu uygulama, dini bir zorunluluktan çok, bölgesel bir gelenek. Yalnızca bir gözün açık bırakılması, toplumsal hayatta iletişim ve görme ihtiyaçlarını karşılamak içinmiş. Bu gelenek, özellikle küçük topluluklarda kadınların kimliklerini gizleme ve mahremiyetlerini koruma amacına hizmet ediyor.
Melhafa, aynı zamanda Mzab Vadisi’nin kendine özgü kültürel mirasının bir parçası addediliyor. Bölgedeki Sünni kadınlar benzer şekilde örtünse de toplumsal aidiyetin önemli bir simgesi Melhafa; İbadi kadınlarla özdeşleşmiş.