Renan Koen & “Pozitif Direnç”

Renan Koen &  “Pozitif Direnç”
Bir İnsan / Bir Dünya

Renan Koen & “Pozitif Direnç”

Piyanist, besteci, soprano, müzik terapisti ve köşe yazarı RENAN KOEN, Temmuz 2021’de Gözlem Yayınevi’nden çıkan “POZİTİF DİRENÇ” ve İngilizce çevirisi “POSITIVE RESISTANCE” adlı kitapları ile, Holokost’ta yaşamını yitiren milyonlarca insanı anmak ve dinleyicilerini tarihin izlerini sürerek bilinçlendirmek adına verdiği konserlerden sonra, dünyanın pek çok farklı ülkesinde yaşanmış tarihin acı gerçeklerine ışık tutuyor ve gelecekte başka bir ‘Holokost’ daha yaşanmaması umuduyla antisemitizm hakkında farkındalık yaratıyor.

“Renan, içinde taşıdığı çok yönlü sanatçı ruhunun itkisiyle, temelde bir müzik sanatçısı olmasının da ötesine maharetle geçebilmiş, müziğinin yanı sıra ırkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme, nefret ve nefret söylemi gibi yaşadığımız bu gezegeni alabildiğine çirkinleştiren ve doğrusu yaşanmaz hale getirmeye aday kronik sorunlarına duyarlılıkla eğilmeyi, hatta yalnızca eğilmekle kalmayıp kendi bakış açısından insancıl çözümler üretmeyi, bu yolda çevresini örgütlemeyi göze alma yürekliliğini de gösterebilmiş bir kardeşimizdir.”
Türkiye Hahambaşısı, Rav İsak Haleva (“Pozitif Direnç” kitabının Takdim bölümünden)

 

Holokost hakkında farkındalık yaratmak sizin yaşam misyonunuz diyebilir miyiz?
Çok doğru, diyebiliriz. Holokost hakkında farkındalık yaratmak yaşam misyonumun büyük bir bölümünü kapsıyor.

“Pozitif Direnç” metodu nedir; bu kavram nasıl ortaya çıktı?
“Pozitif Direnç” kavramı benim bulduğum bir kavramdır, metodu ise bu kavramı bulmama sebep olan öğeleri geliştirmemle ortaya çıktı. Yıllar yıllar evvel bir Holokost konferansı dinlerken Theresienstadt Getto ve Toplama Kampı’nda müzik üretiminin olduğunu duymuş ve çok şaşırmıştım. Böylesi bir ortamda nasıl ve hangi enstrümanlarla bu gerçekleşti diye. Yıllar süren derin araştırmalarım sonucunda Theresienstadt’a mahkûm edilmiş ve ölüm kamplarında katledilmiş bestecilerin önce isimlerine daha sonra da eserlerine ulaştım. Bu zaten başlı başına bir yolculuktu. Posta kutumda ilk eseri bulduğum günkü duygularımı anlatabilmem çok zor…

Bir müzisyen ve müzik terapisti olarak, üzerinde çalıştığım eserler şu soruyu sormaya yöneltti beni: “Yeteneklerimizin bize sağladığı pozitif dirence tutunup, kendi pozitif direncimizi nasıl geliştirebiliriz?” Bu sorudan aldığım güç ile, halihazırda gençler için süre getirdiğim “Holokost Gerçekliği ile Pozitif Direnç” adlı eğitim programımı ve “Pozitif Direnç Metodumu” yazdım. 

Teresienstadt (Terezin) bestecilerini incelediğinizde çok ilginç tespitlerde bulundunuz…
Onların, son derece kötü olan kamp ve getto şartları içerisinde kararlı bir seçimde bulunduklarını gördüm. Bu seçim, şartlar ne olursa olsun yaratmaya devam etmekti. Daha sonra ulaştğım, Viktor Ullmann’ın ölmeden evvel yazdığı son makalesi de, bunu destekledi. Bestecilere, ezici bir güç tarafından büyük bir şiddet uygulandı. Bu karanlık davranışlara karşılık vermek üzere bir seçim yaptılar ve ürün vermeye devam ettiler. Şiddetsiz ve kendini bırakmayan bir üslupla yumuşak ama güçlü bir direnç uyguladılar. İşte bu karşı direnci ben “Pozitif Direnç” olarak adlandırdım. 

2015 yılında çıkarttığı “Holokost’u Anma/Uykudan Önce” albümü büyük etki yarattı…

Pozitif Direnç kavramı, 3 ana unsurun bir araya gelmesinden oluşuyor: İlk unsur kararlılık, ikinci unsur yaratıcılık, üçüncü ana unsur ise toplumsal görev bilinci. Yaratıcılıklarını kararlılıkla kullanan Teresienstadt bestecileri; kendilerini tehlikeye atarak savaşlar, toplumsal ayrımcılık, zulümler için çok ciddi hareketler yapmış olan başka niceleri gibi “Pozitif Direnç”lerini gerçekleştirirken, toplumsal görev bilinicini de hep hatırlamışlar. Orada olanları gelecek nesillere aktarabilmek amacıyla, bestelerinin içine şifreler koymuşlar. Bu şifrelemeyi genellikle dinî müzik metinleri, halk şarkıları aracılığı ve başka müzik yapıları ile yapmışlar. Gelecek nesillere aktarım yaparken gerçekle yüzleşmişler ve kurban psikolojisine hiç düşmemişler.


Güney Afrika’da, Pretoria ve Johannesburg şehirlerinde art arda birçok müzik ve Holokost anma etkinliği düzenlediniz. Johannesburg Holokost Merkezi’nde ortaokul çağındaki Güney Afrikalı çocuklara yönelik verdiğiniz Holokost eğitimlerinden bahseder misiniz?
2016 senesinden itibaren, Holokost konserlerinin çoğu T.C Dışişleri Bakanlığı ile işbirliği içinde gerçekleşti. Colombia Global Center Paris, Berlin, Kastoria, Los Angeles ve çok önemli Terezin ve Prag konserleri hariç, Romanya, Brezilya, Boston, Madrid, Güney Afrika gibi bölgelerin hepsinde konserler Bakanlığımızdan gelen talepler doğrultusunda; gençlerle yaptığım Holokost Gerçekliği ile Pozitif Direnç eğitimleri ise yine Bakanlığımız ile işbirliği içerisinde, temsilciliklerimizin özverili çalışmalarıyla düzenlendi.

Benden ve New York temsilciğimizden gelen ortak talep üzerine ise büyük bir ilk gerçekleştirdik; bu da 27 Ocak 2020 tarihinde New York Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciğilimiz ile birlikte çalışarak gerçekleştirdiğim Holokost’u Anma konseriydi. Bu hem BM’le tam bir konser olarak bir ilkti sanırım, hem de Türkiye Cumhuriyeti olarak yaşanan bir ilkti. Güney Afrika’daki konserlerimden hemen sonra 16 saat New York’a uçup, 3 saat sonra Birleşmiş Milletler’in sahnesinde konuşma yaptım ve konserimi gerçekleştirdim. İnsanın olmaz dediği şartlar büyük bir misyonun içinde nasıl da aşkla ve hiç te zorluk ya da yorgunluk hissetmeden olabiliyor. Ertesi gün de NYU’da Holokost Gerçekliği Pozitif Direnç dersimi verdim.

Her gittiğim ülke gibi Güney Afrika’da da 13-15 yaş gençlerle bu eğitimi gerçekleştirme imkânı buldum. Kendi zorluklarını yaşamış olan gençler daha o yaşlardan topluma çok duyarlı oluyorlar. Kesif bir sessizlik içinde dinliyorlar beni, onları konuşmaya kattığım noktada ise paylaştıkları duyguları ve sonra sorduğum bir soru ile getirdikleri önerileri ve yaşamdan talepleri gerçekten de çok manidar, çok duygulandırıyor.

Başarılı bir piyanist olmanızın yanısıra, Holokost gibi çok önemli ve ciddi bir meseleyi her yaştan ve her milletten muhataplarına müzikle anlatmayı seçtiniz. Bunu nasıl başardınız?
Çok teşekkür ederim. Holokost’u gayet tabii her zaman bilirdim. Ancak ilk derin eğitimim Theresienstadt bestecilerinin içine daldığım zaman müzikle oldu. 2015 konserimde konuk ettiğim Richard Wagner’in torunun oğlu Gottfried Wagner’den ise, Wagner ailesi ile Hitler arasında gerçekleşmiş ve şimdiye kadar çok açıklanmamış tarihsel gerçekleri öğrendim. Öncelikle, Terezin’e hapsedilen mahkûmların Theresienstadt öncesi yaşamlarını öğrenmek için toplumdan uzaklaştırıldıkları tarihi derinlemesine öğrendim. Daha sonra Yad Vashem, Tel Aviv Üniversitesi, ADL, USC gibi kurumlardan eğitimler aldım. Pek çok kitap okudum ve halen de okuyorum. Bu eğitimlerden başka toplumsal sorunlarla ilgili Michigan, Yale, Pittsburgh, Johns Hopkins, Princeton gibi üniversitelerden eğitimler aldım. Holokost eğitimlerinin ve farklı açılarının yanısıra, özellikle cinsel yönelim ayrımcılığı ve feminizim eğitimleri beni çok etkiledi. Eğitim almayı çok seven bir insan olarak müzik terapide ve müzikte de halen derinleşiyorum.

“Nefret, bireylerin içinde bulundukları grupların dışındaki grupları, toplu olarak olumsuz ve tehdit edici olarak görme durumudur.”

 

Kitabınızda, “Nefretin Tarihi” başlıklı bölümde bahsettiğiniz gibi, küresel barış, güvenlik ve istikrara tehdit teşkil eden, nefret temelli antisemitizm, yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamofobinin tüm dünyada artış göstermesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ötekileştirmek ve bunun nefret eylemlerine dönüşmesi maalesef bizlerde, avcı-toplayıcı toplumlarda ekildi. O toplumlarda bir ailenin yiyeceğinin ve kadının çalınmaması için aile dışındaki herkes ötekiydi ve potansiyel bir suçluydu. Artık avcı-toplayıcı toplumlarda yaşamamamıza rağmen maalesef ötekileştirme içimize o kadar derinden işlemiş ki, halen aynı yapı içerisinde devam ediyoruz. Aslında nefret artış göstermedi, aynı şiddettinde devam ediyor. Yabancı düşmanlığı zaten her zaman vardı ve şimdi de sürüyor. Başkasının yaşam hakkını elinden alacak kadar kendini sıkışmış hissetmeyi bir terapist olarak ele alırsam: Bireysel olarak görülmemiş, duyulmamış olan kişiler her zaman değer verilmediklerini düşünüp, hakkın başkalarına verildiğine içtenlikle inanırlar. Bunun üzerine bir de toplumsal olarak geliştirilmiş önyargı ve ötekileştirme gelince, maalesef bu nefret eylemlerine dönüşüyor. Ötekileştirilme hiçbir bireyin, hiç bir canlının yaşamaması gereken bir durumdur. Hele hele ki, nefret eylemleri en büyük suçtur.

Müzik ve sanat, Holokost’un korkunç yaşam şartları içinde birçok kişiyi yaşama bağlamış. Bununla ilgili olarak kitabınızda pek çok müzisyen ve bestecinin hikâyesi de var. “March of the Music” gezilerinizden de bahseder misiniz?
“March of the Music” öğrenci hareketini 2016 yılında oluşturdum. March of the Music yurt içi ve yurt dışında “Holokost Gerçekliği ile Pozitif Direnç” eğitimimi alan öğrencilerin katılmaya hak kazandıkları bir gezidir. Bu gezide, savaştaki ismi ile Theresienstadt, şimdiki ismi ile Terezin kentine gidiyoruz. Bu gezinin, öğrencilere koyduğum tek bir şartı var, o da geziden sonra hissettikleri ve deneyimleri ile ilgili bir ürün vermeleri. Yetenekleri, aldıkları eğitim veya istekleri her ne yöndeyse bu ürünleri yaratıyorlar. Verdikleri bu ürünlerini tamamlamalarını takiben dünyada çalınmasını, yayınlanmasını, basılmasını sağlıyorum. Çünkü benim için, içimizdeki üretici ve yaratıcı ruh ile tanışmak ve onu canlı tutmak, kendi özgün tınımızı bulmak, barışın başlıca şartı. Gezi, ortağı olduğum “Gustav Mahler: Everlasting Hope / Terezin Composers” Vakfı’nın düzenlediği müzik festivalinin bünyesinde gerçekleşiyor. Aynı zamanda benim de konser verdiğim bu festival, birçok müzisyen ve müzikolog ağırlıyor.

Festival içinde hem konserlere hem de derslere katılıyoruz. Festival programının dışında, gençleri Terezin’de, bu şiddet dolu tarihin geçtiği yerlerde dolaştırıyorum. Getto’da tutsakların yaşadıkları barak’larda kalıyoruz. Orada kalmak bile başlı başına bir deneyim. Festival komitesi ve benim tarafımdan, sadece bu gezinin gençlerine özel düzenlenen bölümü ise, Theresienstadt’tan savaş bittiği için kurtulabilen bir survivor ile tanışma toplantısıdır. Gençlerle uzun uzun aramızda tartışıp sorular hazırlıyoruz ve bu soruları, ‘survivor’a sorma imkânı buluyorlar.

Fiziksel ve duygusal olarak yoğun bu program içerisinde, ürün yaratma sürecine de hep birlikte, Terezin’de başlıyoruz. Bir kişinin yaratacağı ürünün tartışılmasına, birlikte katıldığımız Yaratım Süreci Paylaşımı toplantılarımız ile başlıyoruz. Tabii bu tartışmaların bazı kuralları var. Ancak şimdiye kadar öğrencilerle yaşadığım tecrübelerin hiçbirinde bu kuralları hatırlatma ihtiyacında olmadım. Şimdiki gençler bir harika. Onların sayesinde geleceğe, bir gün bırakacağım dünyaya çok daha umut dolu bakabiliyorum.